Bir nevi not defteri

Haziran 19, 2009

Üç kaygı

Filed under: Antropoloji, Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , — Kenar @ 10:44 pm

“…[B]aşkaları adına konuşmanın meşruiyetiyle ilgili bir tasa, başkalarının algılanışında Batı varsayımlarının çarpıcı etkisiyle ilgili bir tasa ve başkalarının tasvirinde dil ve otoritenin belirsiz varlığıyla ilgili bir tasa.

Başkaları adına konuşmayla ilgili rahatsızlık, İkinci Dünya Savaşı sonrası toplu dekolonizasyonun antropologlarda yol açtığı içe bakışın sonucudur. Klasik saha çalışmalarının çoğunun, beyaz ve Batılı olmanın kendi içinde net bir ayrıcalık taşıdığı ve istekli veya isteksiz bir suç ortaklığını içerdiği kolonyal veya yarı kolonyal bölgelerde yapılmış olması, politik olarak baskın olanın baskı kurduklarının inanç ve arzuları üzerine konuşma hakkıyla ilgili sorulara neden oldu. Etnografinin tarihi, güçsüzlerin işgüçlerinin ve kaynaklarının daha dümdüz emperyalistlerce sahiplenilmesi gibi, seslerinin de güçlülerce sahiplenilmesidir ya da öyle söylenegeldi; ve bu, yine öyle söyleniyor ki, modern dünyada bu seslerin kürsüsü rolünü kendi kendini atayarak (ve kendi kendini kutlayarak) oynamaya pek yakışmıyor. Kökenlerinde işbirlikçi, yaptıklarında işbirlikçi -başkalarına vantrologluk yaparak, kelimelerini çalarak.

İkinci kaygı, çoğu Amerikalı, İngiliz, Alman, Fransız ve hemen hemen hepsi Batı’da eğitim görmüş antropologların, başka insanları “kendi kavramlarıyla” görmek üzere kendi kültürlerinden edindikleri görüşlerden kurtulmadaki yetersizlikleriyle ilgili olanı, epistemolojik bir anahtarla ifade edilen diğer seslerin önünü kapatmakla ilgili bir kaygıdır sadece. Eğer hayatta kendi yolumuzu bulmada güvendiğimiz anlam çerçeveleri, her türlü algımıza renk verecek kadar içimize kazınmışsa, başkalarının ne hissettiği ya da ne düşündüğü ya da yaptığıyla ilgili muhasebelerimizin, teorilerimizden bahsetmiyorum bile, sadece yüklemeden ibaret olduğunu görmek zordur. Yükleme ve sistematik çarpıtma: “oryantalizm”, “kültürel hegemonya”, “sembolik tahakküm” – etnografinin bilgi iddiası, her yerde ahlâki bir gölgenin içine saklanır, gücün bir izi olarak tekrar tanımlanır.

Bütün bu şüphe ve meta-şüphe, sosyal bilimlerin, antropoloji veya başka bir tanesinin söyleminin politik olarak yüklü, kontrol ve üstünlük iddiaları ima eder görülmesiyle tamamlanır ve görünüşe göre kaçınılmaz hale gelir. Dilin, “gerçeklik olarak” gerçekliği (artık her ne ise) olmasa da en azından herkesin pratikte karşılaştığı -isimlendirdiği, resmettiği, sınıflandırdığı ve ölçtüğü- haliyle gerçekliği inşa etme kapasitesi, kimin kimi ve hangi kavramlarla tanımladığı sorusunu önemli kılar. Dilin (veya işaret sistemlerinin) aracı olmadığı dünyaya bakma şansımız yoksa, asıl sorun dilin ne çeşit bir dil olduğudur. Tasvir etmek güçtür. Başkalarının temsili, onların manipüle edilmelerinden kolayca ayrılamaz.” (ss. 155-156)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Theme: Silver is the New Black. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.