Bir nevi not defteri

Haziran 22, 2009

Geçmişle ne yapılacağını bilmek zordur (Determinizm üzerine II)

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , , — Kenar @ 4:09 am

“Geçmişle ne yapılacağını bilmek zordur. Bu fantaziyi ne kadar kurarsanız kurun veya hatırlarken ne kadar ağır nostalji hissederseniz hissedin, içinde yaşayamazsınız. Her ne kadar gösterici, önerici veya tehlike habercisi olsa dahi ondan geleceği öngöremezsiniz; gerçekleşmesi yakın şeyler sık sık olmaz, ipucu vermeyen şeyler sık sık gerçekleşir. Bence, tarihten, sosyal olaylara evrensel olarak uygulanabilecek kanunlar, ölçülebilir sonuçları belirleyen demir zorunluluklar çıkaramazsınız, bunu yapmayı amaçlayan teşebbüsler nafile oldukları kadar bitmez görünse de. İçinde, mutat var oluşun belirsizliklerini çözecek ve umumi davranışın paradokslarını dindirecek ebedi gerçeklikler de bulamazsınız ya da yine ben bulamam; doğrusu, ana senaryolar yoktur. İşe yararmış gibi göründüğü tek şey (belki de birincil olarak, sırf insanların neler atlattığını takdir etmenin yanında) insanın çevresinde neler olduğunu biraz daha az anlamsızca algılamak, gerçekte olanlardan görüntüye girenlere biraz daha bilinçlice tepki vermektir. Geçmişle ilgili klişelerden hepsi, önsöz olduğu, bir kova kül olduğu, başka bir ülke olduğu, geçmiş bile olmadığı, eğer hatırlamazsanız tekrarlamaya mahkûm olduğunuz, cennete doğru geri geri giderken önümüzde biriken enkaz olduğu arasından işe yarar gerçeğe en çok yaklaşanı Kierkegaard’ın “Hayat ileri doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır”ıdır.”

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Haziran 19, 2009

Üç kaygı

Filed under: Antropoloji, Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , — Kenar @ 10:44 pm

“…[B]aşkaları adına konuşmanın meşruiyetiyle ilgili bir tasa, başkalarının algılanışında Batı varsayımlarının çarpıcı etkisiyle ilgili bir tasa ve başkalarının tasvirinde dil ve otoritenin belirsiz varlığıyla ilgili bir tasa.

Başkaları adına konuşmayla ilgili rahatsızlık, İkinci Dünya Savaşı sonrası toplu dekolonizasyonun antropologlarda yol açtığı içe bakışın sonucudur. Klasik saha çalışmalarının çoğunun, beyaz ve Batılı olmanın kendi içinde net bir ayrıcalık taşıdığı ve istekli veya isteksiz bir suç ortaklığını içerdiği kolonyal veya yarı kolonyal bölgelerde yapılmış olması, politik olarak baskın olanın baskı kurduklarının inanç ve arzuları üzerine konuşma hakkıyla ilgili sorulara neden oldu. Etnografinin tarihi, güçsüzlerin işgüçlerinin ve kaynaklarının daha dümdüz emperyalistlerce sahiplenilmesi gibi, seslerinin de güçlülerce sahiplenilmesidir ya da öyle söylenegeldi; ve bu, yine öyle söyleniyor ki, modern dünyada bu seslerin kürsüsü rolünü kendi kendini atayarak (ve kendi kendini kutlayarak) oynamaya pek yakışmıyor. Kökenlerinde işbirlikçi, yaptıklarında işbirlikçi -başkalarına vantrologluk yaparak, kelimelerini çalarak.

İkinci kaygı, çoğu Amerikalı, İngiliz, Alman, Fransız ve hemen hemen hepsi Batı’da eğitim görmüş antropologların, başka insanları “kendi kavramlarıyla” görmek üzere kendi kültürlerinden edindikleri görüşlerden kurtulmadaki yetersizlikleriyle ilgili olanı, epistemolojik bir anahtarla ifade edilen diğer seslerin önünü kapatmakla ilgili bir kaygıdır sadece. Eğer hayatta kendi yolumuzu bulmada güvendiğimiz anlam çerçeveleri, her türlü algımıza renk verecek kadar içimize kazınmışsa, başkalarının ne hissettiği ya da ne düşündüğü ya da yaptığıyla ilgili muhasebelerimizin, teorilerimizden bahsetmiyorum bile, sadece yüklemeden ibaret olduğunu görmek zordur. Yükleme ve sistematik çarpıtma: “oryantalizm”, “kültürel hegemonya”, “sembolik tahakküm” – etnografinin bilgi iddiası, her yerde ahlâki bir gölgenin içine saklanır, gücün bir izi olarak tekrar tanımlanır.

Bütün bu şüphe ve meta-şüphe, sosyal bilimlerin, antropoloji veya başka bir tanesinin söyleminin politik olarak yüklü, kontrol ve üstünlük iddiaları ima eder görülmesiyle tamamlanır ve görünüşe göre kaçınılmaz hale gelir. Dilin, “gerçeklik olarak” gerçekliği (artık her ne ise) olmasa da en azından herkesin pratikte karşılaştığı -isimlendirdiği, resmettiği, sınıflandırdığı ve ölçtüğü- haliyle gerçekliği inşa etme kapasitesi, kimin kimi ve hangi kavramlarla tanımladığı sorusunu önemli kılar. Dilin (veya işaret sistemlerinin) aracı olmadığı dünyaya bakma şansımız yoksa, asıl sorun dilin ne çeşit bir dil olduğudur. Tasvir etmek güçtür. Başkalarının temsili, onların manipüle edilmelerinden kolayca ayrılamaz.” (ss. 155-156)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

İnşa edilmiş gerçeğin çağı

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , — Kenar @ 10:05 pm

“Kuşatılmış dükkân önü ticaretimizin sosyal bilimlerin büyük yürüyüşüyle bağlantısını kurma problemi, geçmiş yirmi yılda bu bilimlerde biriken felsefi huzursuzluğun yetmişler ve seksenlerde kendilerinin neyle ilgili oldukları, yürüyüşün nereye doğru olduğuyla ilgili bilinçlerini sarsacak kadar güçlenmesiyle daha da ağırlaştı. Sorun sadece yapılan işin bütünlüğünü kaybetmesi değildi. Hiçbir zaman -Durkheim, Weber, Marshall, Simmel- bu kadar bütünlüklü olmamıştı. Birdenbire muhalif seslerin varlığıyla da sarsılmış değildi. Polemikçi duruş -Marx, Freud, Malinowski, Pareto- her zaman var olmuştu. Sorun, sosyal bilimler fikrinin neredeyse Comte’tan beri dayandığı temellerin kayması, güçsüzleşmesi, sallanmasıydı. Post-yapısalcı, post-modern, post-hümanist çağda, dönüşlerin ve metinlerin, buharlaşmış öznenin ve inşa edilmiş gerçeğin çağında genel anlamda kültürü vuran oral ve epistemolojik baş dönmesi, sosyal bilimleri özellikle güçlü bir şekilde vurmuştu.” (ss. 154)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Determinizm üzerine

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , — Kenar @ 9:41 pm

“Dil ve tarihin içinde yaşama yeteneklerine sahip olan insanoğlu tutkular ve muhakeme kadar, niyetler, görüşler, hatıralar, umutlar ve ruh hallerine de sahiptir ve bunların ne yaptıkları ve niye yaptıklarıyla ilişkisi çoktur. Sosyal ve kültürel hayatlarını sadece, kapalı nedensellik sistemleri içinde belirlenmişi objektif değişkenlere, güçler, mekanizmalar ve itkilere dayanarak anlama çabası, başarıdan çok uzak görünmektedir.” (ss. 153-154)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Sosyal hayatı anlamak

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , , , , — Kenar @ 9:34 pm

“…[H]er zaman sosyal hayatı anlamanın, kesin bir noktaya, “Doğru”, “Gerçeklik”, “Varlık” veya “Dünya”ya doğru bir ilerleyişi değil, gerçekler ve fikirlerin aralıksız yapılmasını ve yeniden yapılmasını icap ettirdiğine inanmışımdır.” (ss. 141)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Haziran 18, 2009

Hikâyeler hakkında hikâyeler, görüşler hakkında görüşler

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , , , — Kenar @ 1:29 am

“Şeyler, şüphesiz oldukları şeydirler: başka ne olabilirlerdi ki? Ama bizim üzerinde hareket ettiğimiz onlara dair muhasebelerdir, bize bilgi verenlerin, meslektaşlarımızın, bizden önce gelenlerin ve bizim muhasebelerimiz ve bu muhasebeler yapı’dırlar. Hikâyeler hakkında hikâyeler, görüşler hakkında görüşler.

Bu fikrin, kültürel tanımlamanın ikinci el, şekillendirilmiş bilgi olduğu fikrinin, niye bazı insanları rahatsız ettiğini tam olarak anlayabilmiş değilim. Belki bunun insanın yazdığı ya da söylediği şeyin ikna ediciliği hakkında mesuliyet kabul etmesi zorunluluğuyla ilgisi vardır, tabii böyle bir zorunluluğu kabul ederse, çünkü sonuçta bu mesuliyeti “gerçeklik”, “doğa”, “dünya” veya bir başka muğlak ve hacimli temiz bilgi deposuna yüklemeden yazmış veya söylemiştir. Belki de insanın bir şeyi sahilde parlarken bulmak yerine kendisinin bir araya getirdiğini belirtmesinin o şeyin gerçeklik ve hakikat iddiasının altını boşaltacağı korkusudur. Ama bir sandalye kültürel (tarihî, sosyal) olarak kurulur, sadece kendilerinin olmayan insanların nosyonlarla yüklü insanların davranışlarının ürünüdür, ama yine de ona oturabilirsiniz, iyi veya kötü yapılmış olabilir ve en azından şimdilik, sudan veya -bunu idealizmden kurtulamayanlar için söylüyorum- düşünceden var edilemezler. Veya belki gerçeklerin yapıldığı (zaten etimolojisi de -factum, factus, facere- bizi kuşkulandırmalıdır) gerçeğinin kabul edilmesinin, insanı zahmetli ve sarmal bir iş olan, söylediği şeyi nasıl olup da söylediğinin izleğini çıkarmaya zorlamasındandır.” (ss. 78)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Haziran 17, 2009

Hiçbir şey metrik değildir

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , , — Kenar @ 11:21 am

“Diyelim ki, biri Güneydoğu Asya’da yol üzerinde bir dönemeç, diğeri Kuzey Afrika’da bir uç şehir ve geçit noktası iki şehirde olan bitenlerle yaklaşık kırk yıl ilgilendikten sonra, bu olan bitenlerin ne şekilde değiştiğiyle ilgili bir şeyler söylemek istediniz. O zamanı ve bu zamanı, önceyi ve sonrayı karşılaştırabilir, hayatın eskiden ne olduğunu ve şimdi ne hale geldiğini anlatabilirsiniz. Bir anlatı, bir şeyin nasıl başka bir şeye neden olduğunun hikâyesini yazabilirsiniz; “ve sonra… ve sonra”. Dizinler icat edip eğilimleri tanımlayabilirsiniz; daha çok bireyselcilik, daha az dindarlık, artan refah, azalan ahlâk. Bir biyografi üretebilir, bugünün alevleri arasından, tekrar yaşamaya çalışarak, geçmişe dönüp bakabilirsiniz. Dönemler belirleyip -geleneksel, modern, postmodern; feodalizm, kolonyalizm, bağımsızlık- her şey için bir amaç koyutlayabilirsiniz; güçsüzleşen devlet, demir kafes. Kurumların dönüşümlerini ve değişim içindeki yapıları betimleyebilirsiniz; aile, pazar, devlet daireleri, okul. Hatta bir model kurabilir, bir süreç tasarlayabilir, bir teori ortaya atabilir, grafikler çizebilirsiniz.

Problem şu ki, ilk başta bir insanın hayal edebileceğinden çok daha fazlası, daha kopuk olarak değişti. Tabii ki şehirler, çoğu yönden yüzeysel, bazı yönlerden ise derinden değiştiler. Fakat antropolog da benzer şekilde değişti. Antropoloğun içinde çalıştığı disiplin, disiplinin içinde var olduğu entelektüel ortam ve dayandığı ahlâki temeller de öyle. İki şehrin dahil olduğu ülke ve iki ülkenin dahil olduğu dünya da değişti. Neredeyse herkesin hayattan elde edebilecekleri ile ilgili düşünceleri değişti. Yani Heraklit’in üçüncü dereceden kuvveti, hatta daha beteri. Küçük ve hemen kavranabilenden büyük ve soyuta her şey -çalışmanın öznesi ve çevresindeki dünya ve her ikisini de çevreleyen daha geniş dünya- değiştiğinde, tam olarak neyin, nasıl değiştiğini belirlemek amacıyla üzerinde durulabilecek nokta yok gibi görünüyor.

Aslında Heraklityen imaj yanlıştır, en azından yanıltıcıdır. Zaman, bu çeşit zaman, kısmen kişisel kısmen ise hazırlayıcı, kısmen (her ne demekse) felsefi, kollarıyla birleşe birleşe bir denizde veya şelalede sonlanmaya giden kocaman bir nehir gibi değil de, döne kıvrıla, burada birleşip bir süre birlikte yol aldıktan sonra şurada ayrılan irili ufaklı dereler gibi akar. Uzun ve kısa devirler ve sürelerle, bir armoni analizcisinin birbirinden ayırması için birbirinin üzerine eklenmiş kompleks dalgalar gibi de hareket etmez. İnsanın karşı karşıya olduğu tarih ya da biyografi değil bir tarihler karmaşası, bir biyografiler yumağıdır. Genelde bir çeşit düzen vardır, ama bu bir rüzgârın ya da bir pazar yerinin düzenidir; hiçbir şey metrik değildir.

O zaman, girdaplar, akımlar ve değişken bağıntılarla tatmin olmak zorundayız; bir dağılan, bir toplanan bulutlar gibi. Anlatılacak genel bir hikâye ya da sahip olunacak sinoptik bir fotoğraf yoktur. Ya da eğer varsa, onların orta yerine Fabrice’in Waterloo’da yaptığı gibi dalan biri, ne zamanında ne de daha sonra, onları kuracak durumdadır. Eğer notlar tutar ve hayatta kalırsak, bizim kurabileceğimiz, olmuş gibi görünenlerin birbirine bağlanmışlığının sonradan uydurma muhasebesidir; gerçeğin ardından biraraya getirilmiş şekiller.

Dünyanın kaza eseri gerçekleşmiş dramlarını karıştırırken karşılaşılan çeşitli malzemeleri kullanarak bilinenlerle ilgili mantıklı sonuçlar elde etmeye çalışıldığında gerçekten olanlarla ilgili bu gözlemi ifade etmek beraberinde bir sürü endişe verici soruyu da getirir. Nesnelliğe ne oldu? Doğru yolda olduğumuzdan nasıl emin olacağız? Bütün o bilim nereye gitti? Belki de, sadece, bütün anlayış (ve tabii ki, eğer beynin ve bu haliyle bilincin aşağıdan yukarıya bölünmüş modelleri doğruysa) hayatı tam da bu şekilde sürüklüyordur. Sadece olayların arasında dolaşmak, sonra da birbirleriyle ilintili olduklarıyla ilgili hesaplar yapmak, benzer şekilde bilgi ve illüzyonu oluşturur. Hesaplar, halihazırdaki nosyonlardan, eldeki kültürel malzemeden bir araya getirilir. Ama her malzemede olduğu gibi, bu malzemeler de göreve uygun hale getirilir; değer eklenir, eksiltilmez. Eğer nesnellik, doğruluk ve bilim şartsa, bu, onları var veya yok eden dayatmalardan bağımsızlarmış gibi davranarak elde edilemez.

Bu halde, şehirlerimde, mesleğimde, dünyamda ve kendimde meydana gelen değişikliklere dair muhasebemi yapmak için, ana hatları belli anlatıya, ölçüme, hatırata ve yapısal ilerlemeye ve de kesinlikle grafiklere, her ne kadar bunların da kullanım alanları olsa da (modeller ve teoriler gibi), çerçeveleri belirleme ve konuları tanımlamada ihtiyacım yoktur. Özel olaylar ve özgün durumların -şurada bir alâka, burada bir gelişme- şeylerin nasıl olageldiği, olduğu ve olabileceğiyle ilgili bir fikir edinebilmek için, nasıl bir sürü gerçek ve bir dolu yorumla birbirine teğellenebileceğini göstermem gerekir. Mit, eğer yanlış hatırlamıyorsam Northrop Frye’ın dediği gibi, “ne oldu”yu değil, “ne olur”u anlatır. Bilim ve tabii ki sosyal bilim, çok benzerdir; tanımlarının daha sağlam bir zemin ve tutarlı bir düşünce iddiası ve bazen belli bir serinkanlılık çabası hariç.” (ss. 9-11)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Theme: Silver is the New Black. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.