Bir nevi not defteri

Haziran 20, 2009

Gelenekselden moderne

“Batı tarihinin hâkim kategorileri, dünyalarımızı döndüren kelimeler -Antikçağ, Ortaçağ, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Romantizm- bu yüzyılda, özellikle de Birinci Dünya Savaşı’ndan beri, daha az mutlak olmayan bir başkasınca takip edilmiştir: Modernite. Modern, bazılarımızın olduğunu düşündüğü, bazılarımızın umutsuzca olmayı istediği, diğerlerinin de olmaktan umudunu kestiği, pişman olduğu, olmaya karşı olduğu, olmaktan korktuğu veya, şimdi, aşmayı dilediği şeydir. Evrensel sıfatımızdır. Modern sanat, modern bilim, modern felsefe, modern toplum, modern politika, modern teknoloji, modern tarih, modern kültür, modern tıp, modern seks, modern din, modern zihniyet, modern kadınlar ve modern savaş vardır. Modernite veya yokluğu, ekonomileri, rejimleri, halkları ve ahlâkları birbirinden ayırır, zamanımızın takviminde genel olarak yerlerini belirler.

Kökeninde bir Batı kelimesi ve bir Batı nosyonu olsa da (ilk defa 16. yüzyılda geç Latincedeki “şimdi var olan”, “bu zamana ait” anlamlarıyla kullanılmış), modernite fikri bütün dünyanın ortak malı haline gelmiş, modernite kavramının, insanlar beğense de beğenmese de, büyük oranda yerine oturduğuna inanılan Avrupa ve Amerika’dan çok, en sonunda vardığına veya çeşitli karanlık sebeplerden dolayı hâlâ varamadığına inanılan Asya, Afrika ve Latin Amerika’da, moderniteye değer veriliyor ve modernite üzerine düşünülüyor. Her ne ise, varlığı veya yokluğuyla, elde edilmesi veya edilememesiyle, bir kurtuluş veya bir yük olarak her yeri kaplıyor. Her ne ise.

Olabileceği şeylerden biri bir süreç, sabit ve kendi içinde bir bütün olan geleneksel bir hayat şeklini, uyum sağlayan ve sürekli değişen, riskli bir hayat şekline dönüştüren bir hadiseler dizisidir, sosyal bilimlerde de bu haliyle, modernleşme olarak belirir. Weber, Durkheim, Marx, hatta Adam Smith, hepsi, Batı toplumuna (ve onların zamanında sadece Batı toplumuna) kapitalizm, endüstriyel ve bilimsel devrimler ve dünyanın geri kalanının keşfi ve ele geçirilmesiyle sağlanan enerjiye tutkundular. Şu andaki yaşayış şeklimiz içsel bir dinamiği, belirlenmiş bir yönü ve sabit bir formu olan çok büyük bir tarihî ilerlemede bir evredir. Onlar bu dinamiğin, yönün ve formun ne olduğu konusunda aynı fikirde değildiler. Onları takip edenler de. Biz de değiliz. Ama modernleşmenin (ve onun amacı ve ürünü olan modernitenin) idrak edilmesi eşit düzeylerde olmayan genel bir fenomen olduğu, yakın zamana kadar pek de sorgulanmamıştı.

Klasik haliyle kolonyal sistem, refah sağlayan mülklerden ürünlerin taşındığı refah toplayan metropoller, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında dağılmaya başladığında, endüstri, bilim ve benzerlerinin yerleştiği ülkelerle yerleşemediği ülkeler arasındaki ilişkinin daha ileriye dönük bir şekilde ifade edilmesi gerekti. Bunun için de, eşitsizliklerini umut dolu bir tabirle belirtme telaşındaki eski efendiler ve eski tebaalara aynı anda elverişli görünen modernleşme fikri özellikle uygun görünüyordu. Modernleşmiş olan ilerlemiş (gelişmiş, dinamik, yenilikçi, zengin, baskın) ülkelerle modernleşmemiş ya da henüz modernleşmemiş geri kalmış (gelişmemiş, statik, fakir, dar görüşlü, baskı altındaki) ülkeler vardı ve zekânın kararlı uygulamasının kesinlikle kazandıracağı bu rekabet, ikinciyi birinciye dönüştürüyor olarak görülüyordu. Küresel bağlantıların tüm yapısı bu terimlerle tekrar formül haline getirildi – “arayı kapatma”, dünyayı hızlandırma çabası.

Bu çeşit gelişmeciliğin yayılması neredeyse bütün “yeni uluslar”da hızlı ve kuvvetli oldu – Fas ve Endonezya’da kesinlikle öyle. (Bağımsızlık öncesi konuşmalarından birinde Sukarno “Bu ülkenin ihtiyacı olan, bugüne ait olmaktır” diye haykırıyordu. V. Muhammed’in tahtına tekrar kavuştuktan sonra ilk yaptığı şeylerden biri, bir toprak ıslahı töreninde traktör sürmek oldu). Ve endüstrileşmiş ülkelerin bu yeni uluslara yönelik politika üretmekle görevli çevrelerinde de aynısı geçerliydi. (Truman’ın göreve başlarken yaptığı “Dördüncü Nokta” konuşması sadece açılış salvosuydu, bunu AID, Barış Gücü, Dünya Bankası ve Sınır Tanımayan Doktorlar takip etti). Yakın zamana kadar “arkaik”, “kabileci”, “basit”, “tebaa”, “halk” veya “ilkel” olan milletler birden “gelişmekte olan” ülkeler oldular.

Nereden geliştikleri, olumsuz olarak tanımlanmış genel bir durum olarak alınıyordu – okuma yazma bilmeme, hastalık, fakirlik, edilgenlik, batıllık, zalimlik, güçsüzlük. Nereye doğru geliştikleri ise yine aynı düzeyde genel bir durum, yukarıda bahsedilen şeylerin, nâmevcut olmasalar da önemli derecede küçüldüğü gelişmiş dünya, Avrupa, ABD, bazıları için Sovyetler Birliği, sonraları Japonya olarak görülüyordu. Sosyal ilerleme sabit, doğrusal ve evrenseldi; her yer için geçerli bir yol. Sovyetler son halin doğasıyla ilgili, Batı icap eden mekanizmalarla ilgili, gelişmekte olan ülkeler de önlerindeki engellerle ilgili belirli bir görüşe sahipti, ama altta yatan tasvir aynıydı: birilerinin somutlaştırdığı haliyle birçok girişi ama bir tek, o da “Modernite” tabelalı bir çıkışı olan bir otobana dair bir tasvir.

Pratikte meselenin basit olması, yolun daha bozuk ve daha tek yönlü olması, sadece aşırı şevklileri -ulusal kurtuluş, köylü devrimi veya sonsuz büyüme için ekonomik büyüme teorisyenleri- şaşırttı. Şaşırtıcı ve bir o kadar da düzeni bozucu olan, modernitenin belirli bir hedeften çok, ne aynı anda erişilebilen ne de sistematik olarak bağlantılı, ne iyi tanımlanmış ne de net olarak çekici olan olasılıkların savaştığı çok geniş ve değişken bir saha olduğunun ortaya çıkmasıydı. “Modern olmak” sadece arayı kapatmak veya evreleri aşmak Batı’yı taklit etmek veya rasyonel olmak değildi. Kendini çağın kurduğu hayallere açmak ve sonra da onları gerçekleştirmekti. Bir yolu takip etmek değil, bir yol bulmak.

“Yeni uluslar”, “gelişmekte olan milletler”, “azgelişmiş ülkeler”, “Üçüncü Dünya devletleri”, “gelişmekte olan ülkeler”, bazıları diğerlerinden daha çok ama hepsi bir derecede, karakterlerini tekrar şekillendirmek için bir şeylerin hemen yapılması gerektiğinin dışında hiçbir şeyin açık olmadığı garip bir duruma düştüler. Yapılması gerekenin büyük bir kısmı bariz bir şekilde ekonomikti. Altyapı kurulmalı, tarım yenilenmeli, endüstrileşme başlamalı, ticaret desteklenmeliydi. Ama bir süre sonra, maddi ilerlemenin bir sabit kararlılık, güvenilir sayılar ve uygun teoriyi bulma sorunu olduğuna en derinden inanan insanlar olan iktisatçıların bile çoğu politik şekillerin, sosyal kurumların, dinî inançların, ahlâki pratiklerin, hatta psikolojilerin bile değiştirilmesi gerektiğini gördüler. Zor bir iş – çapraşık, belirsiz, ağır ve huzursuz edici.

Endonezya ve Fas gibi ülkelerle benim gibi kendini tek derdi kader olmuş ve garip ve dolaylı bir şekilde kaderinde hapsolmuş bulan dışarıdan insanlar, elliler, altmışlar, yetmişler ve seksenlerde bu işin gölgesinin altında yaşadılar ve ilerlemeye yönelik hareketlerin birleştirici bir güç haline geldiği şu günlerde de yaşamaya devam ediyorlar.

Bu gölgenin dokusunu, bu buhranlı ülkelerin hayatlarının doğası üzerindeki evet-ve-hayır, hayır-ve-evet etkisini aktarmak zordur. Her şeyin bir an önce yapılması gerektiği düşüncesi; eğer geçmiş çöpe atılabilir ve emperyalizm uzak tutulabilirse her şeyin mümkün olduğu düşüncesi. Zamanın suç işlercesine harcandığı, fırsatların suç işlercesine çarçur edildiği, kaynakların suç işlercesine yanlış kullanıldığı düşüncesi; dünyanın kapılarının en sonunda açıldığı ve insanın çocuklarının ve çocuklarının çocuklarının kendisinin sahip olduğundan çok daha farklı hayat imkânlarına sahip olacağı düşüncesi. Değişimin özgürleştirdiği ve fiyatının karşılanamaz olduğu; sıradan insanın en sonunda tarihin sahnesine girdiği ve yabancı despotların yerini yerlilerin aldığı; yapılması gerekenin Batı’ya yetişmek olduğu, yapılması gerekenin siper kazıp tutunmak olduğu düşüncesi. Hareket etmenin hiç kıpırdamadan durmak kadar tehlikeli olduğu düşüncesi.

Kendini bu kadar muğlak ve dengesiz bir durumla -yani durumun içinde yakalanmış çoğu sıradan, çoğunun zenginlik veya güç adına veya her ikisinin elde edilebilmesi adına hiçbir şeyi olmayan insanlarla- ilişkilendirmek, hem ahlâken hem de pratik olarak zor bir iştir, özellikle eğer insan, kim olduğuna, nereden geldiğine ve neyle ilgilendiğine bakılırsa tam anlamıyla modernse ve buna ek olarak (belki de bunun sonucu olarak) Batı’daki mevcut hayat düzeninin gerçekten herkesin geleceğinin alacağı şekil olduğundan şüphe duyuyorsa. “Gelişmekte olan ülkeler”de bu gelecek için o kadar umudun ve bu geleceğin bu günden daha kötü olacağıyla ilgili o kadar endişenin, ayrıca geçmişin feodal ve baskıcı olarak o kadar reddiyle, bu redle geçmişin zerafetinin ve zaferlerinin kurban edilmesine duyulan o kadar pişmanlığın bir arada var olması, “gelişmiş” olduğu varsayılan, bu nedenle de onların aradığı hayata sahip olan biri için, genel anlamda topluma veya tek tek bireylere ne olduğuna karşı alınacak duruşu bilmeyi zorlaştırıyor.

“Modernite” bölünmez bir şey olarak var olmayabilir. “Modernizasyon” başka meselelere uygulandığında çok farklı anlamlara gelebilir. “Modern hayat” herkese aynı oranda çekici gelmeyebilir. Bu yine de bu kavramların, Endonezya veya Fas gibi “ileri” ve “geri” arasında bir yerlerde dolaşıp duran ülkelerin algılanması, tartışılması, analiz edilmesi ve yargılanmasında geçerli terimleri belirlemesini engellemez. Belli çeşit akademisyenlerin, özellikle de iktisatçılar ve siyaset bilimcilerin bu problemle ilgili sıkıntıları, bu problem yüzünden ıstırap çeken diğerlerinden, tarihçilerden mesela ya da antropologlardan daha azdır, ama her iki tarafta da istisnalar vardır – sosyal gerçekliğin sonsuz karmaşıklığının rasyonel ilerlemeyi engelleyen dış gürültüler olmadığını anlayan iktisatçılar, geniş insan kitlelerine işlerini nasıl düzenlemeleri gerektiğini öğretmeye çok hevesli antropologlar. Her halükârda bu kaygan kategorilerden kaçmanın yolu yoktur. Neden oldukları bölünmüşlükten de.

“Modern” ve “geleneksel” görüntülerin metaforik bir şekilde bitiştirilmesi -arka planda bir hayal gibi göğe yükselen cam ve çelikten gökdelenlerle pirinç teraslarında sallanarak yürüyen hantal mandalar, yoğun havaalanlarının kıyısı boyunca ağır ağır ilerleyen yüklü develer, saçlarında çiçekler, eşarplar ve saronglarla dev iplik makinalarını çalıştıran zarif genç kızlar, türban, jellaba ve güneş gözlüğü takarak BMW kullanan kötü görünüşlü yaşlı adamlar- bu bölünmüşlüğün standart mecazı haline gelmiştir. Emerging Indonesia başlıklı bir kitabın kapağında palmiye ağaçları üzerinden güneşin doğuşunun, kafalarında köylü şapkalarıyla pirinç eken eğilmiş kadınların, bir Bali töreninde yakılan tahta bir at ve temiz, bozulmamış tropik gökyüzüne siyah dumanlar saçan bir sıvı azot tesisinin fotoğrafları vardı. Le Maroc aujord’hui başlıklı bir başkasında da sırasıyla Marakeş Medinesi’nde renklere boğulmuş boyacılar çarşısı, bir Marakeş otelinin bahçesindeki Hollywood işi yüzme havuzu, tepesi karla kaplı dağların önünde cüce gibi kalan çamurdan evlerden oluşmuş kıraç bir köy ve Akdeniz sahilinde bir Berberi yerleşiminde zenginlere hitap eden bir sahil restoranının, teraslar, kayıklar ve renkli şemsiyelerin fotoğrafı vardı.

Rabat’ın ana caddesinde kralın mümkün olan her çeşit elbiseler içinde ve durumda fotoğraflarını satan bir dükkân var (ya da 1986′da vardı): geleneksel tepeden tırnağa beyaz elbise içinde namaz kılarken; ceket ve poturla ata binerken; ayağında lastik botlar, elinde şapkasıyla balık tutarken; askeri elbiseler, kovboy şapkası, elinde polo sopasıyla, Batı usulü takım elbise ve kravatla poz verirken; (kendisi de sönük görünmeyen) Papa’nın yanında açık bir limuzinden üzerinde damasko kumaşından gibi görünen çok moda bir jellaba’yla halkı selamlarken. Suharto’nun yarı resmî bir biyografisi peşpeşe sayfalarda onu elinde çapa, başında köylü şapkası çamurlu bir pirinç tarlasının ortasında dururken; başında panama şapkası, üzerinde de bir tişört golf sahasının ortasında sopasını sallarken; bir Bali töreninde üzerinde bir sarong ve kafasında bir eşarp, belinde de çok büyük bir kris, karısıyla yanyana otururken; takım elbise ve kravatla, aynı şekilde giyinmiş Hubert Humphrey’in yanında dünya basınını selamlarken fotoğraflarını veriyor. II. Hasan’ın hatıraları iki epigrafla başlıyor: biri Kuran’dan, biri Makyavel’den. Otobiyografisinin açılış kısmında (diğer sayfaların hemen hemen hepsinde “gelişme” kelimesi geçiyor) Suharto Roma’da FAO’dan bir ödül alışını anlatıyor: “Altmış yıldan fazla bir zaman önce çamurun içinde oyun oynayan, uzak bir köyde basit köylü hayatı yaşayan birinin, dünyanın dört bir yanından uzmanlara bir konuşma yapmak için podyuma çıktığını hayal edin…”

Hayal edin. Bakılan her yerde görülen geleneksel-modern, modern-geleneksel ikonları, yarı geçmiş bir tarihle yarı varılmış bir geleceğin ne o-ne de o, hem o-hem o betimlemeleri, mevcut durumu özetlemek, gerçekliği şimdi gerçekten olduğu haliyle hatırlatmak üzere toplanıyor. Bu gerçeklik ve durum hakkında daha önce yazarken “özselcilik” ve “devircilik” dediğim, kendini tanımlamak için “Yeni Hayat Biçimi”ne (ölü yakma törenleri ve namaz giysileri, pirinç terasları ve elişi pazarları) bakmakla “Çağın Ruhu”na (azot tesisleri ve havaalanları, gökdelenler ve golf sahaları) bakmak arasındaki gerilim Endonezya ve Fas’ta ve benim görebildiğim kadarıyla, hepsi Asya ve Afrika’da olmayan daha birçok ülkede o kadar yaygındır ki günlük hayatın hemen hemen her yönüne renk verir. Moderniteye olan ihtiyaç üzerinde görüş birliği olabilir; aldığı şekillerle ilgiliyse sadece tereddüt vardır.” (ss. 163-170)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Theme: Silver is the New Black. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.