Bir nevi not defteri

Temmuz 7, 2009

Ahmed Rıza’nın Haçlı Seferleri’ne bakışı

[Ahmed Rıza'nın yazdığı] “Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken İflası‘nın 17 bölümünden sekizi Haçlı Seferleri’ni tartışmaya ayrılmıştır. Ahmed Rıza giriş bölümünde Batı’da dinî düşüncenin belirleyici konumunu kaybettiğini belirtmekle birlikte, “Haçlıları Müslümanlara karşı ayaklandıran kin ve intikam hisleri yokolmuş değildir. Resmî Avrupa kendisini dinî-metafizik telakkilerden kâfi derecede sıyıramamıştır.” (24) demektedir. Ahmed Rıza’ya göre Avrupa’nın Doğu’ya ve Türklere karşı düşmanca tavrı son savaşla (yani Birinci Dünya Savaşı ile) başlamamıştır ve Haçlı Seferleri döneminden itibaren devam etmektedir.

Ahmed Rıza’nın Haçlılar ile ilgili tartışması 1095′ten 1270′e uzanan, iki yüzyılı aşan bir süreçte sekiz seferi kapsar. Ahmed Rıza’nın ifadesiyle bu Batı’nın Doğu’ya saldırmasıdır: “Başka bir deyimle hâlâ barbar olan bir âlem, medeniyete erişmiş bir dünya ile savaşacaktı” (73). O dönemdeki barbar-medeni ayrımında Batı’nın barbara, Doğu’nun ise medeniye tekabül ettiğini sık sık vurgular Ahmed Rıza. Bu vurgulamalarıyla niyetinin “medeni” ve “barbar” kodlamalarının tarihselliğine işaret etmek olduğu düşünülebilir. 19. yüzyıl Oryantalizmi Avrupa dışındakileri “barbar” olarak niteledikçe, buna karşı çıkmanın yollarından biri olarak bir zamanlar bu sıfatların farklı coğrafyalar için kullanıldığını hatırlatmak mantıklı gözükmektedir. Ahmed Rıza “soygun ve katliâm”ları bütün Haçlı Seferleri’nin ortak özelliği olarak niteler. Farklı kereler vurgulanan bir diğer nokta da , Yahudi ve Ortodoksların ve Bizans başkenti Konstantinopolis’in de Haçlıların kurbanları arasında olduklarıdır. Bu seferler Doğu ile Batı arasında br nefret ilişkisi geliştirerek  iki “dünya” arasındaki “uçurum”u derinleştirmiştir.

Haçlı seferleri, ayrıca, İslâm âlemi üzerinde te’siri hâlâ devam eden çok kötü mânevi bir tepkiye yol açtılar. Haçlıların vahşi hunharlığı, kaba bâtıl inançları, mânevi inançlara saygısızlık, verilen sözü tutmama, esirlere karşı gösterdikleri alçaklık, Hıristiyan Avrupa’sı hakkında pek hazin bir hâtıra bıraktı (81).

Haçlı Seferleri hakkındaki tartışmasında Doğu’yu bir medeniyet olarak tanımlayan Ahmed Rıza, daha sonra “Müslümanların Medeniyeti” (118-153) başlıklı bölümde daha detaylı bir şekilde bir medeniyet olarak İslâm’ı savunmaya girişir. Uzun yıllardır pozitivist felsefeyi benimsemiş ve bu perspektifi siyasetinin belirleyici unsuru olarak görmüş birinin İslâm savunusuna girişmesi bir tutarsızlık mıdır? Ahmed Rıza da tutarsızlık olarak nitelemese de, böyle bir gerilimin farkındadır ve yaptığının teolojik bir savunma değil, İslâm’ı Avrupa’nın önyargılarına karşı savunmak olduğunu belirtir. Örneğin 1907′de Mechveret‘te yayımlanan imzasız, ama muhtemelen Ahmed Rıza tarafından kaleme alınmış bir yorumda durum şöyle açıklanır:

Auguste Comte’un doktrini, tüm inançların kızgın bir düşmanı olmaktan uzaktır ve inançları insanlığın ilerlemesinde gerekli ve kaçınılmaz bir aşama olarak değerlendirir. Ve eğer İslâm Ahmed Rıza’nın kalemince sıklıkla savunuluyorsa, bu genelde Avrupa bağnazlığının hakkaniyetli olmayan saldırılarına (les attaques injustes du fanatisme européen) karşıdır. Zaten bu savunma bir tercihin bakış açısıyla ya da teolojik bir yorum olarak değil, büyük bir medeniyettin anası olan bu dinin sosyal ve norm belirleyici öneminin açıklanması amacıyla yapılmıştır (akt. Hanioğlu, 2001: 303).

Makalenin alıntılanan kısmında atıfta bulunulan kaynaklar:

Ahmed Rıza (1982) Batının Doğu Politikasının Ahlâken İflâsı, çev. Ziyad Ebüzziya, Üçdal Neşriyat, İstanbul.
Hanioğlu, Ş. M. (2001) Preparation for a Revolution: The Young Turks, 1902-1908, Oxford University Press, Oxford.

Makale:

Turan, Ömer (2009) “Oryantalizm, sömürgecilik eleştirisi ve Ahmed Rıza: Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken İflâsı’nı yeniden okumak”, Toplum ve Bilim, 115: 6-45. İstanbul: Birikim Yayınları.

Temmuz 6, 2009

Kolonyal farklılık kuralı

“En kısa tanımıyla “kolonyal farklılık kuralı”, “ötekini” daha aşağı seviyede ve kökten farklı, dolayısıyla da düzeltilemeyecek kadar bayağı olarak tahayyül etmektir (Chatterjee, 2002: 66) [1]. Farklılık bir kez mutlaklaştırılınca, bir kurala dönüşerek hüküm sürmeye başlar. Varsayılan farklılık, sömürgeciliğin en önemli meşrulaştırıcısıdır. Chatterjee’nin ifadesiyle “ırk”, sömürgeci farklılığın öne çıkan bir biçimidir; fakat tek biçimi olduğu söylenemez. Sömürgecilerle sömürgeciliğe maruz kalanların kültürleri arasında bir fark ve bu farktan hareketle bir hiyerarşi olduğu iddiası da kolonyal farklılık kuralının önemli bir biçimidir. Elbette farklı bağlamlarda kolonyal farklılık kuralının nasıl deneyimlendiği değişiklikler gösterir. Özellikle bu ayrım formel olarak sömürgeleşmeyi yaşamış coğrafyalarla, informel sömürgeciliğe maruz kalmış coğrafyalar arasında iyice belirgindir.” (ss. 39)

[1] Chatterjee’nin sözünü ettiği “kolonyal farklılık kuralı”nı, Said’in Oryantalizm’i “Şark” ile “Garp” arasında ontolojik ve epistemolojik ayrım iddiasına dayanan düşünme biçimi şeklindeki tanımlamasıyla birlikte düşünmekte yarar var; bkz.  (Said, 1999: 12). Chatterjee’nin Ulus ve Parçaları‘na atıfta bulunurken İsmail Çekem’in çevirisini izliyorum, fakat “rule of colonial difference” derken Chatterjee’nin İngilizcedeki “rule” kelimesinin hem kural, hem de hüküm sürme, hükümrânlık, yönetim, idare anlamlarına gönderme yaptığını düşünebiliriz. Dolayısıyla “the rule of colonial difference“, aynı zamanda “kolonyal farklılığın hükümrânlığı” olarak da okunabilir.

Makalenin alıntılanan kısmında atıfta bulunulan kaynaklar:

Chatterjee, P. (2002) Ulus ve Parçaları: Kolonyal ve Post-Kolonyal Tarihler, çev. İsmail Çekem, İletişim Yayınları, İstanbul.
Said, E. W. (1999) Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Ülner, Metis Yayınları, İstanbul.

Makale:

Turan, Ömer (2009) “Oryantalizm, sömürgecilik eleştirisi ve Ahmed Rıza: Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken İflâsı’nı yeniden okumak”, Toplum ve Bilim, 115: 6-45. İstanbul: Birikim Yayınları.

İnformel kolonyalizm ve son dönem Osmanlı İmparatorluğu

“Osterhammel’e (2000) göre 19. yüzyılın ortalarından itibaren sömürgeci güçler doğrudan sömürge yönetimi kurmanın maliyetini fark etmiş ve informel sömürgeciliğe yönelmiştir. Maliyetin yüksekliğini esas alan açıklamaya muhtemelen, sömürgecilik yarışına geç katılan Almanya gibi ülkelerin formel/deniz aşırı sömürgeciliğe yetecek donanma gücüne sahip olmadığı (Ortaylı, 1981: 5) gibi faktörleri de eklemek gerekiyor. İnformel sömürgeciliğin özü, diplomatik baskı, askerî tehdit ve seçici donanma müdahaleleri aracılığıyla siyasî bağımsızlıklarını koruyan devletlerin sömürgeci ülke sanayilerine pazarlarını açmalarını ve yabancı mülkiyete kanunî güvence vermelerini sağlamaktı. Osterhammel (2000: 19) Osmanlı İmparatorluğu’nu önce Britanya sonra da Almanya ile olan ilişkileri bağlamında “informel koloni” olarak değerlendiriyor. Osterhammel’in önermesi son dönem Osmanlı’yı özellikle iktisadî tarih bağlamında değerlendiren yazarların saptamalarıyla uyumlu gözükmekte. Örneğin Owen (1981: 191-192) Osmanlı’nın 1870′lerdeki malî iflâsının Mısır ya da Tunus örneklerinde olduğu gibi yabancı işgaline yol açmadığı, fakat bu süreçte kurulan Düyûn-u Umûmiyye ile gerçekleşen uluslararası malî kontrolün eşdeğer bir egemenlik kaybına tekabül ettiğini söylüyor. (ss. 12)

İnformel sömürgeciliğe ilişkin ilk bütünlüklü tanımın Gallagher ve Robinson’un 1953′te yayımlanan “Serbest Ticaret Emperyalizmi” (“The Imperialism of Free Trade”) başlıklı makalelerinde geliştirildiği söylenebilir. Gallagher ve Robinson tezlerini, daha detaylı bir Afrika perspektifiyle, Africa and the Victorians (1968) adlı kitaplarında geliştirmişlerdir. (ss. 13)

Gallagher ve Robinson’un dikkat çektiği üç nokta vurgulanmaya değer. İlki ve en önemlisi, Gallagher-Robinson tezi Britanya yayılmacılığının farklı yüzleri olan bir süreç olduğunu ve “formel ve informel imparatorluğun esas itibarıyla birbirine bağlı” (1953: 6) olduğunu söylemektedir. 19. yüzyılın ortasına gelindiğinde, formel imparatorluğun Hindistan’daki merkantalist teknikleriyle, Güney Amerika’da devreye sokulan serbest ticarete ilişkin informel tekniklerin amacı aynıydı. Gerek formel, gerekse informel teknikler denizaşırı ticaret, yatırım, göç ve kültür kalıplarını genişletme  amacını içeriyordu. Gallagher-Robinson tezi ikinci olarak, informel sömürgeciliğin uydu ekonomiler yaratırken, her türlü yatırım riskini düşürmek ve makul bir düzeyde tutabilmek adına istikrarlı yönetimleri desteklediğini vurgular. Üçüncü olarak, informel imparatorluğun zayıf devletlere serbest ticaret ve dostluk antlaşmaları empoze edilmesiyle işlev gördüğü vurgulanır. Gallagher ve Robinson’a göre Britanya’nın 1836 ve 1857′de İran ile, 1838 ve 1861′de Osmanlı ile ya da 1858′de Japonya ile imzaladığı antlaşmalar bu çerçevede düşünülmelidir. Zanzibar, Siyam ya da Fas ile imzalanan antlaşmalarla elde edilen avantajlar ya da Afrikalı kabilelerle imzalanmış yüzlerce kölelik karşıtı antlaşma farklı coğrafyalarda Britanya’nın serbestçe ticaret yapmasına olanak tanımıştır. (ss. 13-14)

Bu çerçeveden hareketle, literatüre daha sonra yapılan katkılara da dayanarak, 19. yüzyıldaki informel sömürgeciliğin tanımlayıcı özellikleri şöyle sıralanabilir: a) Uluslararası serbest ticaret ve hukukî imtiyazlar (extraterritorialities) informel sömürgeciliğin iki önemli bileşenidir. Bu iki bileşen informel sömürgecilik çerçevesinde imzalanan imtiyaz antlaşmalarının sağlamaya çalıştığı iki temel hedef konumundadır. Hukukî imtiyazlar, antlaşmaya taraf olan güçlü devletin yurttaşlarına (ya da koruması altına giren kişilere), antlaşmaya taraf olan zayıf devletin sınırları içinde belirli bir dokunulmazlık sağladığı ölçüde zayıf devlet için ciddi bir egemenlik kaybı anlamına gelmektedir. b) İnformel sömürgeciliğin, Güney Amerika, Ortadoğu’nun önemli bir kısmı ve Güneydoğu Asya’ya belirli erişim limanlarını içine alacak denli geniş bir alana yayıldığı söylenebilir (Cain ve Hopkins, 1980). c) İnformel sömürgeciliğin ana odağı olarak demiryolu inşası ve işletimi, kredi, bankacılık ve hammadde ile ilgili endüstriler belirmektedir (Winks, 1976). d) İnformel sömürgecilik ağı her ihtiyaç duyduğunda askerî güç tarafından desteklenmiştir. Başka bir ifadeyle informel sömürgeciliğin işlemesinde, fiilen ya da tehdit düzeyinde askerî müdahale önemli bir rol oynamıştır. e) İnformel sömürgeciliği Britanya yayılmacılığına özgü bir teknik olarak düşünmemek gerekir. Modern sömürgeciliğin başka icatları gibi, informel sömürgecilik de bir Britanya icadıdır; fakat bir kez 19. yüzyılın küresel hiyerarşiler ağına bir teknik olarak eklenince, diğer sömürgeci güçler tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Çoğu durumda kayıtlar, Britanya’nın imzaladığı imtiyaz antlaşmalarının, diğer güçler tarafından izlenen bir modele dönüştüğünü göstermektedir.

Winks, maliyet verimliliği bakımından formel imparatorluğa göre daha rasyonel bir mekanizma olarak nitelendirdiği informel sömürgeciliği ortaya çıkaran nedenleri şöyle sıralar: ülkeler arasındaki teknoloji farkları, sömürgeciliğin dolayımlamaya (yani kolonyal alt-emperyalizmlere) duyduğu ihtiyaç ve sömürgeci büyük güçler arasındaki iktidar mücadelesi. Elbette bu üç neden her durumda söz konusu değildir, fakat sömürgecilik tarihi üzerine düşünürken, büyük güçlerin ilhak etmektense informel sömürgeciliği tercih etmelerinin nedeninin, büyük ölçüde aralarındaki rekabet olduğunu akılda tutmak gerekiyor (Winks, 1976: 546). Emperyalist güçler arası rekabet bir yandan güçsüz konumdaki devletler için belirli bir manevra alanı yaratırken, bir yandan da informel sömürgecilik yarışını hızlandırmaktaydı. Belirli bir imtiyaz bir kez bir büyük güce tanınınca, diğer büyük güçler de aynı imtiyaz için baskı oluşturmaya başlıyordu. Bu nokta, informel sömürgeciliğin nasıl ağ benzeri bir mekanizma şeklinde çalıştığını anlamak adına önemlidir. (ss. 14)

“[İ]nformel kolonyalizm”in son derece girift bir ilişkiler ağıyla çalıştığı, bu denli karmaşık bir ağın yerel aktörlere doğrudan belirli bir asgari güvence vermediği, fakat diplomatik manevra alanı bırakmanın da ötesinde devlet işleyişine olanak verdiği söylenebilir. Üstelik bu işleyiş kestirme bir yaklaşımla “sembolik” olarak nitelenemeyecek düzeydedir. Said’in ifadesiyle iç içe geçmiş ve örtüşen tarihlerin incelenmesi için “informel kolonyalizm”e atıfta bulunmak kaçınılmaz gözükmekte. Bu çerçevede son dönem Osmanlı’yı sömürgeciliğe maruz kalmış bir devlet olarak postkolonyal bağlama oturtmak, Osmanlı tarihine haklı olarak eleştirilmiş olan (Kafadar, 1997-1998) “gerileme paradigması çerçevesinden bakmak ya da son dönem Osmanlı’nın politik öznellik olanaklarını ve bu yönde attığı adımları yok saymak anlamına gelmemektedir [1]. Başka bir ifadeyle, Osmanlı’yı informel sömürgeciliğe maruz kalmış bir devlet olarak görmek, “Avrupa’nın Hasta Adamı” klişesini yeniden üretmek anlamına gelmez. Kapitalist genişleme süreci her kolonyal karşılaşmanın yapısal sınırlarını belirlese de, farklı biçimlerde Batı tahakkümüne karşı koyuşları gözlemek her zaman mümkün olmuştur (Comaroff, 1982) ve bu bağlamda Osmanlı örneği de bir istisna değildir. (ss. 20-21)

Bu makale … geç dönem Osmanlı İmparatorluğu’nu genişletilmiş bir postkolonyal bağlam içinde değerlendiriyor. Bu daha kapsayıcı postkolonyal bağlamın tanımlayıcı unsurlarını dört maddede özetlemek mümkün: a) Moderniteyi ve modernleşmeyi Batı’nın sınırında belirli bir gecikmişlik algısıyla deneyimlemek, bir model arayışında olmak ve kabul edilen modelle yerel pratikler arasında bir zaman fasılası (temporal gap) varsaymak (Chakrabarty, 2000); b) çeşitli evrensel düşünsel ya da siyasî anlatılarla yerel gerçeklikleri bağdaştırma zorunluluğunu hissetmek; c) siyasî ve düşünsel eşitlik ve tanınma arayışında olmak; d) ve bütün bunları reel siyasetin mecrasında yapmak zorunda olmak, yani tüm bu deneyimleri güvenlik, ticaret, kalkınma gibi farklı kaygıların baskısını hissederken yaşamak. (ss. 21)

[D]iplomatik baskı ve askerî tehditlerin de yardımıyla çalışan informel sömürgecilik küresel hiyerarşileri bütünsel bir şekilde değerlendirmek için kaçınılmaz bir öneme sahip. Gerek Gallagher-Robinson tezinin, gerekse dünya sistemi analizinin bize gösterdiği, ağ benzeri bir mekanizmayla çalışan informel sömürgeciliğin Avrupa’nın emperyal yayılmacılığında formel sömürgecilik ile bağlantılı olarak devreye sokulmuş olduğu. İnformel sömürgeciliğe küresel hiyerarşiler tarihinde hak ettiği önemi vermenin tek sonucu emperyal yayılmacılığa ilişkin daha detaylı bir çözümlemeye ulaşmak değil. İnformel sömürgeciliğe gereken önemin verilmesi aynı zamanda bu sürece maruz kalan, formel olarak sömürgeleştirilmemiş coğrafyalar ve geçirdikleri tarihsel süreçler hakkında daha derinlemesine ve kapsamlı düşünme yollarını açıyor. Bu nedenle bu makale informel sömürgeciliğin öneminin altını çizerek, genişletilmiş postkolonyal bağlam kategorisini önermekte. Bu kategori emperyal yayılmacılığın formel boyutunu deneyimlemiş coğrafyalarla, informel boyutunu deneyimlemiş coğrafyaları birlikte düşünmenin gereğini; formel ve informel koloni haline gelmiş coğrafyaların emperyal yayılmacılığa karşı direniş tarihlerinde ve kendi öznellik arayışlarında kıyaslanabilir pratik ve entelektüel sorunlarla karşılaştıklarını vurgulamakta. Makale boyunca modernleşmeyi Batı’nın dışında belirli bir gecikmişlik algısıyla deneyimlemek, evrensellik iddiasındaki düşünsel ya da siyasî anlatıları yerel gerçekliklerle bağdaştırma zorunluluğunu hissetmek ve modernitenin modeli olarak kabul edilen coğrafyalarla eşitlik arayışında olmak genişletilmiş postkolonyal bağlamın tanımlayıcı unsurları olarak öneriliyor.

Bu makalenin savunduğu genişletilmiş postkolonyal bağlam çerçevesi, son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun informel sömürgeciliğin karmaşık ağına maruz kalmış bir devlet olarak değerlendirilmesini önermektedir. Osmanlı İmparatorluğu’na bu perspektiften bakıldığında, informel sömürgeciliğin karmaşık ağının sadece devlet düzeyinde bir tâbi olma durumu yaratmadığı, etkilerini iktisadi ve siyasî alanın ötesinde kültürel alanda da hissettirdiği savunulmaktadır. Avrupa kamuoyunda gözlenen Oryantalist önyargılarla yüklü tavır, Osmanlı entelektüellerinin gerek Avrupalılarla, gerekse Avrupa fikir dünyasıyla iletişimlerini etkilemiştir. Bu etkilenmişlikle birlikte, son dönem Osmanlı aydınlarında Avrupa’nın yayılmacılığına, sömürgeciliğine, farklı coğrafya ve kültürlere ilişkin önyargılarına ve ırkçılığına ilişkin belirli bir eleştirellik yükselmiştir. Postkolonyal eleştiri dar bir tanım etrafında değil de, kökenini Avrupa yayılmacılığına karşı direnişten alan ve esas itibariyle sömürgecilik ve emperyalizmin tahakküm ilişkilerine yönelik bir sorgulama olarak tanımlandığında, son dönem Osmanlı aydınlarının Avrupa’ya yönelik tepkileri postkolonyal eleştiri örnekleri olarak değerlendirilebilir.” (ss. 38-39)

[1] Osmanlı tarihinin “gerileme paradigması” çerçevesinde yazılmasına ilişkin farklı eleştiriler ve öneriler için bkz. (Armağan, 2006).

Makalenin alıntılanan kısmında atıfta bulunulan kaynaklar:

Cain, P. J. ve Hopkins, A. G. (1980) “The Political Economy of British Expansion Overseas, 1750-1914″, The Economic History Review, 33 (4), 463-490.
Chakrabarty, D. (2000) Provincializing Europe, Princeton University Press, Princeton.
Comaroff, J. (1982) “Dialectical Systems, History and Anthropology: Units of Study and Questions of Theory”, Journal of Southern African Studies, 8 (2): 143-172.
Gallagher, J .ve Robinson, R. (1953) “The Imperialism of Free Trade”, The Economic History Review, 6 (1), 1-15.
Kafadar, C. (1997-1998) “The Question of Ottoman Decline”, Harvard Middle Eastern and Islamic Review, 4 (1-2): 30-75.
Ortaylı, İ. (1981) İkinci Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, Ankara.
Osterhammel, J. (2000) Colonialism: A Theoretical Overview, Markus Wiener Publishers, Princeton.
Owen, R. (1981) The Middle East in the World Economy 1800-1914, Methuen, Londra.

Makale:

Turan, Ömer (2009) “Oryantalizm, sömürgecilik eleştirisi ve Ahmed Rıza: Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken İflâsı’nı yeniden okumak”, Toplum ve Bilim, 115: 6-45. İstanbul: Birikim Yayınları.

Theme: Silver is the New Black. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.