Bir nevi not defteri

Haziran 22, 2009

Geçmişle ne yapılacağını bilmek zordur (Determinizm üzerine II)

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , , — Kenar @ 4:09 am

“Geçmişle ne yapılacağını bilmek zordur. Bu fantaziyi ne kadar kurarsanız kurun veya hatırlarken ne kadar ağır nostalji hissederseniz hissedin, içinde yaşayamazsınız. Her ne kadar gösterici, önerici veya tehlike habercisi olsa dahi ondan geleceği öngöremezsiniz; gerçekleşmesi yakın şeyler sık sık olmaz, ipucu vermeyen şeyler sık sık gerçekleşir. Bence, tarihten, sosyal olaylara evrensel olarak uygulanabilecek kanunlar, ölçülebilir sonuçları belirleyen demir zorunluluklar çıkaramazsınız, bunu yapmayı amaçlayan teşebbüsler nafile oldukları kadar bitmez görünse de. İçinde, mutat var oluşun belirsizliklerini çözecek ve umumi davranışın paradokslarını dindirecek ebedi gerçeklikler de bulamazsınız ya da yine ben bulamam; doğrusu, ana senaryolar yoktur. İşe yararmış gibi göründüğü tek şey (belki de birincil olarak, sırf insanların neler atlattığını takdir etmenin yanında) insanın çevresinde neler olduğunu biraz daha az anlamsızca algılamak, gerçekte olanlardan görüntüye girenlere biraz daha bilinçlice tepki vermektir. Geçmişle ilgili klişelerden hepsi, önsöz olduğu, bir kova kül olduğu, başka bir ülke olduğu, geçmiş bile olmadığı, eğer hatırlamazsanız tekrarlamaya mahkûm olduğunuz, cennete doğru geri geri giderken önümüzde biriken enkaz olduğu arasından işe yarar gerçeğe en çok yaklaşanı Kierkegaard’ın “Hayat ileri doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır”ıdır.”

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Haziran 20, 2009

Gelenekselden moderne

“Batı tarihinin hâkim kategorileri, dünyalarımızı döndüren kelimeler -Antikçağ, Ortaçağ, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Romantizm- bu yüzyılda, özellikle de Birinci Dünya Savaşı’ndan beri, daha az mutlak olmayan bir başkasınca takip edilmiştir: Modernite. Modern, bazılarımızın olduğunu düşündüğü, bazılarımızın umutsuzca olmayı istediği, diğerlerinin de olmaktan umudunu kestiği, pişman olduğu, olmaya karşı olduğu, olmaktan korktuğu veya, şimdi, aşmayı dilediği şeydir. Evrensel sıfatımızdır. Modern sanat, modern bilim, modern felsefe, modern toplum, modern politika, modern teknoloji, modern tarih, modern kültür, modern tıp, modern seks, modern din, modern zihniyet, modern kadınlar ve modern savaş vardır. Modernite veya yokluğu, ekonomileri, rejimleri, halkları ve ahlâkları birbirinden ayırır, zamanımızın takviminde genel olarak yerlerini belirler.

Kökeninde bir Batı kelimesi ve bir Batı nosyonu olsa da (ilk defa 16. yüzyılda geç Latincedeki “şimdi var olan”, “bu zamana ait” anlamlarıyla kullanılmış), modernite fikri bütün dünyanın ortak malı haline gelmiş, modernite kavramının, insanlar beğense de beğenmese de, büyük oranda yerine oturduğuna inanılan Avrupa ve Amerika’dan çok, en sonunda vardığına veya çeşitli karanlık sebeplerden dolayı hâlâ varamadığına inanılan Asya, Afrika ve Latin Amerika’da, moderniteye değer veriliyor ve modernite üzerine düşünülüyor. Her ne ise, varlığı veya yokluğuyla, elde edilmesi veya edilememesiyle, bir kurtuluş veya bir yük olarak her yeri kaplıyor. Her ne ise.

Olabileceği şeylerden biri bir süreç, sabit ve kendi içinde bir bütün olan geleneksel bir hayat şeklini, uyum sağlayan ve sürekli değişen, riskli bir hayat şekline dönüştüren bir hadiseler dizisidir, sosyal bilimlerde de bu haliyle, modernleşme olarak belirir. Weber, Durkheim, Marx, hatta Adam Smith, hepsi, Batı toplumuna (ve onların zamanında sadece Batı toplumuna) kapitalizm, endüstriyel ve bilimsel devrimler ve dünyanın geri kalanının keşfi ve ele geçirilmesiyle sağlanan enerjiye tutkundular. Şu andaki yaşayış şeklimiz içsel bir dinamiği, belirlenmiş bir yönü ve sabit bir formu olan çok büyük bir tarihî ilerlemede bir evredir. Onlar bu dinamiğin, yönün ve formun ne olduğu konusunda aynı fikirde değildiler. Onları takip edenler de. Biz de değiliz. Ama modernleşmenin (ve onun amacı ve ürünü olan modernitenin) idrak edilmesi eşit düzeylerde olmayan genel bir fenomen olduğu, yakın zamana kadar pek de sorgulanmamıştı.

Klasik haliyle kolonyal sistem, refah sağlayan mülklerden ürünlerin taşındığı refah toplayan metropoller, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında dağılmaya başladığında, endüstri, bilim ve benzerlerinin yerleştiği ülkelerle yerleşemediği ülkeler arasındaki ilişkinin daha ileriye dönük bir şekilde ifade edilmesi gerekti. Bunun için de, eşitsizliklerini umut dolu bir tabirle belirtme telaşındaki eski efendiler ve eski tebaalara aynı anda elverişli görünen modernleşme fikri özellikle uygun görünüyordu. Modernleşmiş olan ilerlemiş (gelişmiş, dinamik, yenilikçi, zengin, baskın) ülkelerle modernleşmemiş ya da henüz modernleşmemiş geri kalmış (gelişmemiş, statik, fakir, dar görüşlü, baskı altındaki) ülkeler vardı ve zekânın kararlı uygulamasının kesinlikle kazandıracağı bu rekabet, ikinciyi birinciye dönüştürüyor olarak görülüyordu. Küresel bağlantıların tüm yapısı bu terimlerle tekrar formül haline getirildi – “arayı kapatma”, dünyayı hızlandırma çabası.

Bu çeşit gelişmeciliğin yayılması neredeyse bütün “yeni uluslar”da hızlı ve kuvvetli oldu – Fas ve Endonezya’da kesinlikle öyle. (Bağımsızlık öncesi konuşmalarından birinde Sukarno “Bu ülkenin ihtiyacı olan, bugüne ait olmaktır” diye haykırıyordu. V. Muhammed’in tahtına tekrar kavuştuktan sonra ilk yaptığı şeylerden biri, bir toprak ıslahı töreninde traktör sürmek oldu). Ve endüstrileşmiş ülkelerin bu yeni uluslara yönelik politika üretmekle görevli çevrelerinde de aynısı geçerliydi. (Truman’ın göreve başlarken yaptığı “Dördüncü Nokta” konuşması sadece açılış salvosuydu, bunu AID, Barış Gücü, Dünya Bankası ve Sınır Tanımayan Doktorlar takip etti). Yakın zamana kadar “arkaik”, “kabileci”, “basit”, “tebaa”, “halk” veya “ilkel” olan milletler birden “gelişmekte olan” ülkeler oldular.

Nereden geliştikleri, olumsuz olarak tanımlanmış genel bir durum olarak alınıyordu – okuma yazma bilmeme, hastalık, fakirlik, edilgenlik, batıllık, zalimlik, güçsüzlük. Nereye doğru geliştikleri ise yine aynı düzeyde genel bir durum, yukarıda bahsedilen şeylerin, nâmevcut olmasalar da önemli derecede küçüldüğü gelişmiş dünya, Avrupa, ABD, bazıları için Sovyetler Birliği, sonraları Japonya olarak görülüyordu. Sosyal ilerleme sabit, doğrusal ve evrenseldi; her yer için geçerli bir yol. Sovyetler son halin doğasıyla ilgili, Batı icap eden mekanizmalarla ilgili, gelişmekte olan ülkeler de önlerindeki engellerle ilgili belirli bir görüşe sahipti, ama altta yatan tasvir aynıydı: birilerinin somutlaştırdığı haliyle birçok girişi ama bir tek, o da “Modernite” tabelalı bir çıkışı olan bir otobana dair bir tasvir.

Pratikte meselenin basit olması, yolun daha bozuk ve daha tek yönlü olması, sadece aşırı şevklileri -ulusal kurtuluş, köylü devrimi veya sonsuz büyüme için ekonomik büyüme teorisyenleri- şaşırttı. Şaşırtıcı ve bir o kadar da düzeni bozucu olan, modernitenin belirli bir hedeften çok, ne aynı anda erişilebilen ne de sistematik olarak bağlantılı, ne iyi tanımlanmış ne de net olarak çekici olan olasılıkların savaştığı çok geniş ve değişken bir saha olduğunun ortaya çıkmasıydı. “Modern olmak” sadece arayı kapatmak veya evreleri aşmak Batı’yı taklit etmek veya rasyonel olmak değildi. Kendini çağın kurduğu hayallere açmak ve sonra da onları gerçekleştirmekti. Bir yolu takip etmek değil, bir yol bulmak.

“Yeni uluslar”, “gelişmekte olan milletler”, “azgelişmiş ülkeler”, “Üçüncü Dünya devletleri”, “gelişmekte olan ülkeler”, bazıları diğerlerinden daha çok ama hepsi bir derecede, karakterlerini tekrar şekillendirmek için bir şeylerin hemen yapılması gerektiğinin dışında hiçbir şeyin açık olmadığı garip bir duruma düştüler. Yapılması gerekenin büyük bir kısmı bariz bir şekilde ekonomikti. Altyapı kurulmalı, tarım yenilenmeli, endüstrileşme başlamalı, ticaret desteklenmeliydi. Ama bir süre sonra, maddi ilerlemenin bir sabit kararlılık, güvenilir sayılar ve uygun teoriyi bulma sorunu olduğuna en derinden inanan insanlar olan iktisatçıların bile çoğu politik şekillerin, sosyal kurumların, dinî inançların, ahlâki pratiklerin, hatta psikolojilerin bile değiştirilmesi gerektiğini gördüler. Zor bir iş – çapraşık, belirsiz, ağır ve huzursuz edici.

Endonezya ve Fas gibi ülkelerle benim gibi kendini tek derdi kader olmuş ve garip ve dolaylı bir şekilde kaderinde hapsolmuş bulan dışarıdan insanlar, elliler, altmışlar, yetmişler ve seksenlerde bu işin gölgesinin altında yaşadılar ve ilerlemeye yönelik hareketlerin birleştirici bir güç haline geldiği şu günlerde de yaşamaya devam ediyorlar.

Bu gölgenin dokusunu, bu buhranlı ülkelerin hayatlarının doğası üzerindeki evet-ve-hayır, hayır-ve-evet etkisini aktarmak zordur. Her şeyin bir an önce yapılması gerektiği düşüncesi; eğer geçmiş çöpe atılabilir ve emperyalizm uzak tutulabilirse her şeyin mümkün olduğu düşüncesi. Zamanın suç işlercesine harcandığı, fırsatların suç işlercesine çarçur edildiği, kaynakların suç işlercesine yanlış kullanıldığı düşüncesi; dünyanın kapılarının en sonunda açıldığı ve insanın çocuklarının ve çocuklarının çocuklarının kendisinin sahip olduğundan çok daha farklı hayat imkânlarına sahip olacağı düşüncesi. Değişimin özgürleştirdiği ve fiyatının karşılanamaz olduğu; sıradan insanın en sonunda tarihin sahnesine girdiği ve yabancı despotların yerini yerlilerin aldığı; yapılması gerekenin Batı’ya yetişmek olduğu, yapılması gerekenin siper kazıp tutunmak olduğu düşüncesi. Hareket etmenin hiç kıpırdamadan durmak kadar tehlikeli olduğu düşüncesi.

Kendini bu kadar muğlak ve dengesiz bir durumla -yani durumun içinde yakalanmış çoğu sıradan, çoğunun zenginlik veya güç adına veya her ikisinin elde edilebilmesi adına hiçbir şeyi olmayan insanlarla- ilişkilendirmek, hem ahlâken hem de pratik olarak zor bir iştir, özellikle eğer insan, kim olduğuna, nereden geldiğine ve neyle ilgilendiğine bakılırsa tam anlamıyla modernse ve buna ek olarak (belki de bunun sonucu olarak) Batı’daki mevcut hayat düzeninin gerçekten herkesin geleceğinin alacağı şekil olduğundan şüphe duyuyorsa. “Gelişmekte olan ülkeler”de bu gelecek için o kadar umudun ve bu geleceğin bu günden daha kötü olacağıyla ilgili o kadar endişenin, ayrıca geçmişin feodal ve baskıcı olarak o kadar reddiyle, bu redle geçmişin zerafetinin ve zaferlerinin kurban edilmesine duyulan o kadar pişmanlığın bir arada var olması, “gelişmiş” olduğu varsayılan, bu nedenle de onların aradığı hayata sahip olan biri için, genel anlamda topluma veya tek tek bireylere ne olduğuna karşı alınacak duruşu bilmeyi zorlaştırıyor.

“Modernite” bölünmez bir şey olarak var olmayabilir. “Modernizasyon” başka meselelere uygulandığında çok farklı anlamlara gelebilir. “Modern hayat” herkese aynı oranda çekici gelmeyebilir. Bu yine de bu kavramların, Endonezya veya Fas gibi “ileri” ve “geri” arasında bir yerlerde dolaşıp duran ülkelerin algılanması, tartışılması, analiz edilmesi ve yargılanmasında geçerli terimleri belirlemesini engellemez. Belli çeşit akademisyenlerin, özellikle de iktisatçılar ve siyaset bilimcilerin bu problemle ilgili sıkıntıları, bu problem yüzünden ıstırap çeken diğerlerinden, tarihçilerden mesela ya da antropologlardan daha azdır, ama her iki tarafta da istisnalar vardır – sosyal gerçekliğin sonsuz karmaşıklığının rasyonel ilerlemeyi engelleyen dış gürültüler olmadığını anlayan iktisatçılar, geniş insan kitlelerine işlerini nasıl düzenlemeleri gerektiğini öğretmeye çok hevesli antropologlar. Her halükârda bu kaygan kategorilerden kaçmanın yolu yoktur. Neden oldukları bölünmüşlükten de.

“Modern” ve “geleneksel” görüntülerin metaforik bir şekilde bitiştirilmesi -arka planda bir hayal gibi göğe yükselen cam ve çelikten gökdelenlerle pirinç teraslarında sallanarak yürüyen hantal mandalar, yoğun havaalanlarının kıyısı boyunca ağır ağır ilerleyen yüklü develer, saçlarında çiçekler, eşarplar ve saronglarla dev iplik makinalarını çalıştıran zarif genç kızlar, türban, jellaba ve güneş gözlüğü takarak BMW kullanan kötü görünüşlü yaşlı adamlar- bu bölünmüşlüğün standart mecazı haline gelmiştir. Emerging Indonesia başlıklı bir kitabın kapağında palmiye ağaçları üzerinden güneşin doğuşunun, kafalarında köylü şapkalarıyla pirinç eken eğilmiş kadınların, bir Bali töreninde yakılan tahta bir at ve temiz, bozulmamış tropik gökyüzüne siyah dumanlar saçan bir sıvı azot tesisinin fotoğrafları vardı. Le Maroc aujord’hui başlıklı bir başkasında da sırasıyla Marakeş Medinesi’nde renklere boğulmuş boyacılar çarşısı, bir Marakeş otelinin bahçesindeki Hollywood işi yüzme havuzu, tepesi karla kaplı dağların önünde cüce gibi kalan çamurdan evlerden oluşmuş kıraç bir köy ve Akdeniz sahilinde bir Berberi yerleşiminde zenginlere hitap eden bir sahil restoranının, teraslar, kayıklar ve renkli şemsiyelerin fotoğrafı vardı.

Rabat’ın ana caddesinde kralın mümkün olan her çeşit elbiseler içinde ve durumda fotoğraflarını satan bir dükkân var (ya da 1986′da vardı): geleneksel tepeden tırnağa beyaz elbise içinde namaz kılarken; ceket ve poturla ata binerken; ayağında lastik botlar, elinde şapkasıyla balık tutarken; askeri elbiseler, kovboy şapkası, elinde polo sopasıyla, Batı usulü takım elbise ve kravatla poz verirken; (kendisi de sönük görünmeyen) Papa’nın yanında açık bir limuzinden üzerinde damasko kumaşından gibi görünen çok moda bir jellaba’yla halkı selamlarken. Suharto’nun yarı resmî bir biyografisi peşpeşe sayfalarda onu elinde çapa, başında köylü şapkası çamurlu bir pirinç tarlasının ortasında dururken; başında panama şapkası, üzerinde de bir tişört golf sahasının ortasında sopasını sallarken; bir Bali töreninde üzerinde bir sarong ve kafasında bir eşarp, belinde de çok büyük bir kris, karısıyla yanyana otururken; takım elbise ve kravatla, aynı şekilde giyinmiş Hubert Humphrey’in yanında dünya basınını selamlarken fotoğraflarını veriyor. II. Hasan’ın hatıraları iki epigrafla başlıyor: biri Kuran’dan, biri Makyavel’den. Otobiyografisinin açılış kısmında (diğer sayfaların hemen hemen hepsinde “gelişme” kelimesi geçiyor) Suharto Roma’da FAO’dan bir ödül alışını anlatıyor: “Altmış yıldan fazla bir zaman önce çamurun içinde oyun oynayan, uzak bir köyde basit köylü hayatı yaşayan birinin, dünyanın dört bir yanından uzmanlara bir konuşma yapmak için podyuma çıktığını hayal edin…”

Hayal edin. Bakılan her yerde görülen geleneksel-modern, modern-geleneksel ikonları, yarı geçmiş bir tarihle yarı varılmış bir geleceğin ne o-ne de o, hem o-hem o betimlemeleri, mevcut durumu özetlemek, gerçekliği şimdi gerçekten olduğu haliyle hatırlatmak üzere toplanıyor. Bu gerçeklik ve durum hakkında daha önce yazarken “özselcilik” ve “devircilik” dediğim, kendini tanımlamak için “Yeni Hayat Biçimi”ne (ölü yakma törenleri ve namaz giysileri, pirinç terasları ve elişi pazarları) bakmakla “Çağın Ruhu”na (azot tesisleri ve havaalanları, gökdelenler ve golf sahaları) bakmak arasındaki gerilim Endonezya ve Fas’ta ve benim görebildiğim kadarıyla, hepsi Asya ve Afrika’da olmayan daha birçok ülkede o kadar yaygındır ki günlük hayatın hemen hemen her yönüne renk verir. Moderniteye olan ihtiyaç üzerinde görüş birliği olabilir; aldığı şekillerle ilgiliyse sadece tereddüt vardır.” (ss. 163-170)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Haziran 19, 2009

Üç kaygı

Filed under: Antropoloji, Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , — Kenar @ 10:44 pm

“…[B]aşkaları adına konuşmanın meşruiyetiyle ilgili bir tasa, başkalarının algılanışında Batı varsayımlarının çarpıcı etkisiyle ilgili bir tasa ve başkalarının tasvirinde dil ve otoritenin belirsiz varlığıyla ilgili bir tasa.

Başkaları adına konuşmayla ilgili rahatsızlık, İkinci Dünya Savaşı sonrası toplu dekolonizasyonun antropologlarda yol açtığı içe bakışın sonucudur. Klasik saha çalışmalarının çoğunun, beyaz ve Batılı olmanın kendi içinde net bir ayrıcalık taşıdığı ve istekli veya isteksiz bir suç ortaklığını içerdiği kolonyal veya yarı kolonyal bölgelerde yapılmış olması, politik olarak baskın olanın baskı kurduklarının inanç ve arzuları üzerine konuşma hakkıyla ilgili sorulara neden oldu. Etnografinin tarihi, güçsüzlerin işgüçlerinin ve kaynaklarının daha dümdüz emperyalistlerce sahiplenilmesi gibi, seslerinin de güçlülerce sahiplenilmesidir ya da öyle söylenegeldi; ve bu, yine öyle söyleniyor ki, modern dünyada bu seslerin kürsüsü rolünü kendi kendini atayarak (ve kendi kendini kutlayarak) oynamaya pek yakışmıyor. Kökenlerinde işbirlikçi, yaptıklarında işbirlikçi -başkalarına vantrologluk yaparak, kelimelerini çalarak.

İkinci kaygı, çoğu Amerikalı, İngiliz, Alman, Fransız ve hemen hemen hepsi Batı’da eğitim görmüş antropologların, başka insanları “kendi kavramlarıyla” görmek üzere kendi kültürlerinden edindikleri görüşlerden kurtulmadaki yetersizlikleriyle ilgili olanı, epistemolojik bir anahtarla ifade edilen diğer seslerin önünü kapatmakla ilgili bir kaygıdır sadece. Eğer hayatta kendi yolumuzu bulmada güvendiğimiz anlam çerçeveleri, her türlü algımıza renk verecek kadar içimize kazınmışsa, başkalarının ne hissettiği ya da ne düşündüğü ya da yaptığıyla ilgili muhasebelerimizin, teorilerimizden bahsetmiyorum bile, sadece yüklemeden ibaret olduğunu görmek zordur. Yükleme ve sistematik çarpıtma: “oryantalizm”, “kültürel hegemonya”, “sembolik tahakküm” – etnografinin bilgi iddiası, her yerde ahlâki bir gölgenin içine saklanır, gücün bir izi olarak tekrar tanımlanır.

Bütün bu şüphe ve meta-şüphe, sosyal bilimlerin, antropoloji veya başka bir tanesinin söyleminin politik olarak yüklü, kontrol ve üstünlük iddiaları ima eder görülmesiyle tamamlanır ve görünüşe göre kaçınılmaz hale gelir. Dilin, “gerçeklik olarak” gerçekliği (artık her ne ise) olmasa da en azından herkesin pratikte karşılaştığı -isimlendirdiği, resmettiği, sınıflandırdığı ve ölçtüğü- haliyle gerçekliği inşa etme kapasitesi, kimin kimi ve hangi kavramlarla tanımladığı sorusunu önemli kılar. Dilin (veya işaret sistemlerinin) aracı olmadığı dünyaya bakma şansımız yoksa, asıl sorun dilin ne çeşit bir dil olduğudur. Tasvir etmek güçtür. Başkalarının temsili, onların manipüle edilmelerinden kolayca ayrılamaz.” (ss. 155-156)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

İnşa edilmiş gerçeğin çağı

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , — Kenar @ 10:05 pm

“Kuşatılmış dükkân önü ticaretimizin sosyal bilimlerin büyük yürüyüşüyle bağlantısını kurma problemi, geçmiş yirmi yılda bu bilimlerde biriken felsefi huzursuzluğun yetmişler ve seksenlerde kendilerinin neyle ilgili oldukları, yürüyüşün nereye doğru olduğuyla ilgili bilinçlerini sarsacak kadar güçlenmesiyle daha da ağırlaştı. Sorun sadece yapılan işin bütünlüğünü kaybetmesi değildi. Hiçbir zaman -Durkheim, Weber, Marshall, Simmel- bu kadar bütünlüklü olmamıştı. Birdenbire muhalif seslerin varlığıyla da sarsılmış değildi. Polemikçi duruş -Marx, Freud, Malinowski, Pareto- her zaman var olmuştu. Sorun, sosyal bilimler fikrinin neredeyse Comte’tan beri dayandığı temellerin kayması, güçsüzleşmesi, sallanmasıydı. Post-yapısalcı, post-modern, post-hümanist çağda, dönüşlerin ve metinlerin, buharlaşmış öznenin ve inşa edilmiş gerçeğin çağında genel anlamda kültürü vuran oral ve epistemolojik baş dönmesi, sosyal bilimleri özellikle güçlü bir şekilde vurmuştu.” (ss. 154)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Determinizm üzerine

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , — Kenar @ 9:41 pm

“Dil ve tarihin içinde yaşama yeteneklerine sahip olan insanoğlu tutkular ve muhakeme kadar, niyetler, görüşler, hatıralar, umutlar ve ruh hallerine de sahiptir ve bunların ne yaptıkları ve niye yaptıklarıyla ilişkisi çoktur. Sosyal ve kültürel hayatlarını sadece, kapalı nedensellik sistemleri içinde belirlenmişi objektif değişkenlere, güçler, mekanizmalar ve itkilere dayanarak anlama çabası, başarıdan çok uzak görünmektedir.” (ss. 153-154)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Sosyal hayatı anlamak

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , , , , — Kenar @ 9:34 pm

“…[H]er zaman sosyal hayatı anlamanın, kesin bir noktaya, “Doğru”, “Gerçeklik”, “Varlık” veya “Dünya”ya doğru bir ilerleyişi değil, gerçekler ve fikirlerin aralıksız yapılmasını ve yeniden yapılmasını icap ettirdiğine inanmışımdır.” (ss. 141)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Haziran 18, 2009

Hikâyeler hakkında hikâyeler, görüşler hakkında görüşler

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , , , — Kenar @ 1:29 am

“Şeyler, şüphesiz oldukları şeydirler: başka ne olabilirlerdi ki? Ama bizim üzerinde hareket ettiğimiz onlara dair muhasebelerdir, bize bilgi verenlerin, meslektaşlarımızın, bizden önce gelenlerin ve bizim muhasebelerimiz ve bu muhasebeler yapı’dırlar. Hikâyeler hakkında hikâyeler, görüşler hakkında görüşler.

Bu fikrin, kültürel tanımlamanın ikinci el, şekillendirilmiş bilgi olduğu fikrinin, niye bazı insanları rahatsız ettiğini tam olarak anlayabilmiş değilim. Belki bunun insanın yazdığı ya da söylediği şeyin ikna ediciliği hakkında mesuliyet kabul etmesi zorunluluğuyla ilgisi vardır, tabii böyle bir zorunluluğu kabul ederse, çünkü sonuçta bu mesuliyeti “gerçeklik”, “doğa”, “dünya” veya bir başka muğlak ve hacimli temiz bilgi deposuna yüklemeden yazmış veya söylemiştir. Belki de insanın bir şeyi sahilde parlarken bulmak yerine kendisinin bir araya getirdiğini belirtmesinin o şeyin gerçeklik ve hakikat iddiasının altını boşaltacağı korkusudur. Ama bir sandalye kültürel (tarihî, sosyal) olarak kurulur, sadece kendilerinin olmayan insanların nosyonlarla yüklü insanların davranışlarının ürünüdür, ama yine de ona oturabilirsiniz, iyi veya kötü yapılmış olabilir ve en azından şimdilik, sudan veya -bunu idealizmden kurtulamayanlar için söylüyorum- düşünceden var edilemezler. Veya belki gerçeklerin yapıldığı (zaten etimolojisi de -factum, factus, facere- bizi kuşkulandırmalıdır) gerçeğinin kabul edilmesinin, insanı zahmetli ve sarmal bir iş olan, söylediği şeyi nasıl olup da söylediğinin izleğini çıkarmaya zorlamasındandır.” (ss. 78)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Haziran 17, 2009

Hiçbir şey metrik değildir

Filed under: Epistemoloji — Etiketler:, , , , , , , — Kenar @ 11:21 am

“Diyelim ki, biri Güneydoğu Asya’da yol üzerinde bir dönemeç, diğeri Kuzey Afrika’da bir uç şehir ve geçit noktası iki şehirde olan bitenlerle yaklaşık kırk yıl ilgilendikten sonra, bu olan bitenlerin ne şekilde değiştiğiyle ilgili bir şeyler söylemek istediniz. O zamanı ve bu zamanı, önceyi ve sonrayı karşılaştırabilir, hayatın eskiden ne olduğunu ve şimdi ne hale geldiğini anlatabilirsiniz. Bir anlatı, bir şeyin nasıl başka bir şeye neden olduğunun hikâyesini yazabilirsiniz; “ve sonra… ve sonra”. Dizinler icat edip eğilimleri tanımlayabilirsiniz; daha çok bireyselcilik, daha az dindarlık, artan refah, azalan ahlâk. Bir biyografi üretebilir, bugünün alevleri arasından, tekrar yaşamaya çalışarak, geçmişe dönüp bakabilirsiniz. Dönemler belirleyip -geleneksel, modern, postmodern; feodalizm, kolonyalizm, bağımsızlık- her şey için bir amaç koyutlayabilirsiniz; güçsüzleşen devlet, demir kafes. Kurumların dönüşümlerini ve değişim içindeki yapıları betimleyebilirsiniz; aile, pazar, devlet daireleri, okul. Hatta bir model kurabilir, bir süreç tasarlayabilir, bir teori ortaya atabilir, grafikler çizebilirsiniz.

Problem şu ki, ilk başta bir insanın hayal edebileceğinden çok daha fazlası, daha kopuk olarak değişti. Tabii ki şehirler, çoğu yönden yüzeysel, bazı yönlerden ise derinden değiştiler. Fakat antropolog da benzer şekilde değişti. Antropoloğun içinde çalıştığı disiplin, disiplinin içinde var olduğu entelektüel ortam ve dayandığı ahlâki temeller de öyle. İki şehrin dahil olduğu ülke ve iki ülkenin dahil olduğu dünya da değişti. Neredeyse herkesin hayattan elde edebilecekleri ile ilgili düşünceleri değişti. Yani Heraklit’in üçüncü dereceden kuvveti, hatta daha beteri. Küçük ve hemen kavranabilenden büyük ve soyuta her şey -çalışmanın öznesi ve çevresindeki dünya ve her ikisini de çevreleyen daha geniş dünya- değiştiğinde, tam olarak neyin, nasıl değiştiğini belirlemek amacıyla üzerinde durulabilecek nokta yok gibi görünüyor.

Aslında Heraklityen imaj yanlıştır, en azından yanıltıcıdır. Zaman, bu çeşit zaman, kısmen kişisel kısmen ise hazırlayıcı, kısmen (her ne demekse) felsefi, kollarıyla birleşe birleşe bir denizde veya şelalede sonlanmaya giden kocaman bir nehir gibi değil de, döne kıvrıla, burada birleşip bir süre birlikte yol aldıktan sonra şurada ayrılan irili ufaklı dereler gibi akar. Uzun ve kısa devirler ve sürelerle, bir armoni analizcisinin birbirinden ayırması için birbirinin üzerine eklenmiş kompleks dalgalar gibi de hareket etmez. İnsanın karşı karşıya olduğu tarih ya da biyografi değil bir tarihler karmaşası, bir biyografiler yumağıdır. Genelde bir çeşit düzen vardır, ama bu bir rüzgârın ya da bir pazar yerinin düzenidir; hiçbir şey metrik değildir.

O zaman, girdaplar, akımlar ve değişken bağıntılarla tatmin olmak zorundayız; bir dağılan, bir toplanan bulutlar gibi. Anlatılacak genel bir hikâye ya da sahip olunacak sinoptik bir fotoğraf yoktur. Ya da eğer varsa, onların orta yerine Fabrice’in Waterloo’da yaptığı gibi dalan biri, ne zamanında ne de daha sonra, onları kuracak durumdadır. Eğer notlar tutar ve hayatta kalırsak, bizim kurabileceğimiz, olmuş gibi görünenlerin birbirine bağlanmışlığının sonradan uydurma muhasebesidir; gerçeğin ardından biraraya getirilmiş şekiller.

Dünyanın kaza eseri gerçekleşmiş dramlarını karıştırırken karşılaşılan çeşitli malzemeleri kullanarak bilinenlerle ilgili mantıklı sonuçlar elde etmeye çalışıldığında gerçekten olanlarla ilgili bu gözlemi ifade etmek beraberinde bir sürü endişe verici soruyu da getirir. Nesnelliğe ne oldu? Doğru yolda olduğumuzdan nasıl emin olacağız? Bütün o bilim nereye gitti? Belki de, sadece, bütün anlayış (ve tabii ki, eğer beynin ve bu haliyle bilincin aşağıdan yukarıya bölünmüş modelleri doğruysa) hayatı tam da bu şekilde sürüklüyordur. Sadece olayların arasında dolaşmak, sonra da birbirleriyle ilintili olduklarıyla ilgili hesaplar yapmak, benzer şekilde bilgi ve illüzyonu oluşturur. Hesaplar, halihazırdaki nosyonlardan, eldeki kültürel malzemeden bir araya getirilir. Ama her malzemede olduğu gibi, bu malzemeler de göreve uygun hale getirilir; değer eklenir, eksiltilmez. Eğer nesnellik, doğruluk ve bilim şartsa, bu, onları var veya yok eden dayatmalardan bağımsızlarmış gibi davranarak elde edilemez.

Bu halde, şehirlerimde, mesleğimde, dünyamda ve kendimde meydana gelen değişikliklere dair muhasebemi yapmak için, ana hatları belli anlatıya, ölçüme, hatırata ve yapısal ilerlemeye ve de kesinlikle grafiklere, her ne kadar bunların da kullanım alanları olsa da (modeller ve teoriler gibi), çerçeveleri belirleme ve konuları tanımlamada ihtiyacım yoktur. Özel olaylar ve özgün durumların -şurada bir alâka, burada bir gelişme- şeylerin nasıl olageldiği, olduğu ve olabileceğiyle ilgili bir fikir edinebilmek için, nasıl bir sürü gerçek ve bir dolu yorumla birbirine teğellenebileceğini göstermem gerekir. Mit, eğer yanlış hatırlamıyorsam Northrop Frye’ın dediği gibi, “ne oldu”yu değil, “ne olur”u anlatır. Bilim ve tabii ki sosyal bilim, çok benzerdir; tanımlarının daha sağlam bir zemin ve tutarlı bir düşünce iddiası ve bazen belli bir serinkanlılık çabası hariç.” (ss. 9-11)

Geertz, Clifford (2001) Gerçeğin Ardından: Bir Antropoloğun Gözünden İki İslâm Ülkesinin Son Kırk Yılı (çev: Ulaş Türkmen). İstanbul: İletişim Yayınları.

Theme: Silver is the New Black. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.