Sansür ve erotik içerik

“Kimi zaman erotik içerik, kültürel ve siyasal gücü elinde bulunduranları başka nedenlerle ve başka (cinsellik dışı) bir zeminde tehdit eden bir içeriği ortadan kaldırmak amacıyla, yalnızca bir bahane olarak kullanılır.” (ss. 147)

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Siyahlar ve kitle medyası

“Zenci mahallelerindeki başkaldırılar, sonunda medya yetkili yöneticilerinin, zenci sanatçıların işe alınmaları konusunda uzun zamandır istemde bulunan insan hakları gruplarını* dikkate almalarına neden olunca, yavaş yavaş, gerek zenci sanatçılar, gerekse zenci içerik eğlence programlarında boy göstermeye başladı. 1970’lere gelindiğinde, “prime-time” denilen, en çok izlenen akşam saatlerindeki televizyon programlarında bile zencileri konu edinen birkaç komedi dizisi gösterilmekteydi. Örneğin Sanford and Son ve Good Times zenci izleyicilere olduğu kadar beyazlara da seslenen dizilerdi. Her iki dizi de komedi anlayışını bir çeşit sınıf sorunsalı etrafında oluşturduğu, ana rollerde oynayan kişiliklerin orta sınıf saygınlık ölçülerine uyumunu konu edindiği halde, bir yandan da beyazlardaki zenci tiplemesini sorgulamaktan geri kalmıyor, beyazların zenciler karşısındaki davranışlarını ve beyazların egemen olduğu kurumları, pek öyle militan zenciler kadar olmasa da, olabildiğince sivri bir şekilde eleştiriyor. Bu eğilim ilk olarak All in the Family dizisindeki Archie Bunker’ın genç zenci komşusu Leroy’la birlikte ortaya çıkmıştır. Olaylar öyle gelişmiştir ki Leroy bu popüler program içerisinde her zaman zeki birisi olarak sunulan ender tiplerden biri olarak karşımıza çıkmış, ırk sorunlarına ilişkin eleştirel gözlemleri komedi malzemesi olarak harcanmamıştır. Buna benzer bir biçimde, teelvizyonda ve öteki aşağı sınıf medyasında, çevre sorunları ile kadının özgürleşmesi gibi konulara da popüler dram ve komedi programlarının içinde yer verilmiştir. Gerçi bu izleyicilerin ilgisinden çok program yapımcılarının, medya yaratıcılarının kendi kişisel kaygılarından ya da yeni hikâye konuları aramalarından kaynaklanmaktadır ama sonuç benzerlik göstermektedir.” (ss. 139-140)

*Burada insan hakları grupları olarak karşılanan “civil rights groups“, ABD’de daha çok ırk eşitliği için savaşım veren grupları tanımlar. (ç.n.)

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Kültür ve siyaset

Her ne kadar çoğu beğeni kültürü açıktan açığa siyasal bir görünüm sergilemiyorsa da, her kültürel içerik, siyasal sayılabilecek ya da siyasal sonuçlar doğurabilecek birtakım değerler taşır. Örneğin, televizyondaki en basit bir aile komedisi bile, kadınlarla erkekler, ana-babalarla çocuklar arasındaki ilişkiler konusunda bir şeyler anlatır. Bu ilişkiler belirli değerleri, belirli iktidar sorunlarını içerdiği ölçüde siyasaldırlar – her ne kadar o ilişkiler sorgulanıncaya kadar farkına varılmasa da. Sonuç olarak, reklamlarda kadınların cinsel nesneler olarak kullanılması, ancak kadın özgürlük hareketleri başladıktan sonra siyasal bir sorun olarak ortaya çıkmıştır.

…[K]itle kültürü eleştirisi, hem tutucu hem sosyalist siyasaları savunan, kısmen siyasal bir söylemdir. Ancak, yeni radikal kültürlerin ve zenci kültürünün en önemli katkılarından biri, ister yüksek ister alçak olsunlar, tüm orta yolcu beğeni kültürlerinin birtakım siyasal varsayımlar ima ettiğini belirlemek, kültürün tümünün siyasal ipuçları verdiğini savunmak olmuştur. Kitle kültürünün sosyalist eleştirmenleri zaten tutucu siyasi değerlerin popüler kültür üzerindeki etkilerine işaret etmiş, ancak aynı eleştirmenler yüksek kültürdeki benzer değerlerin üzerinde durmamışlardı. Sonuç olarak, radikaller ve militan zenciler yüksek kültürde bulunan tutucu değerleri belirledikleri zaman, yüksek kültürün hem sosyalist hem de tutucu savunucuları rahatsız olmuşlardır. Radikaller kültürün siyasetin “üzerinde” kalamayacağını söyledikleri zaman, yüksek kültürün kimi savunucularının bunu kültürün siyasallaştırılması olarak küçük görmeleri de eşit derece önemlidir. Siyasallaştırma, yüksek kültürde (ya da popüler kültürde) yer alan siyasal değerleri göze görünür kılmak, bu değerlerin tartışılmasını sağlamak ve kültürün tutucu ya da radikal olarak eleştirilmesine yol açmak gibi işlevler görür.” (ss. 137-138)

“…[B]ütün beğeni kültürlerinin siyasal olduğu her ne kadar doğru bir sav ise de, bu sav ancak siyasete önem veren insanlar açısından siyasal anlam taşıyor, nüfusun geri kalanı ise, kendi beğeni kültürlerinde saklı olan siyasal değerlere pek aldıracak gibi -ya da onların ayırdına varacak gibi- görünmüyor. Toplumda böyle değerler egemen olduğu zaman, çoğunlukla bunların siyasal olmadığı varsayılır, hatta bu değerlerin foyasının -özellikle güçsüz gruplar tarafından- tekrar tekrar meydana çıkartılması bile, pek bir içerik değişikliğine yol açmazlar. Örneğin, 1960’ların sonlarından bu yana, zencilerin karşı çıkışları -bir bölüm zenci nüfusun zenginleşmesiyle birlikte- her ne kadar kahramanları ve tiplemeleri zenci olan bir dizi filmin yaratılması ile sonuçlandıysa da, bu filmlerin pek çoğunun, aynı janrdaki “beyaz” filmlerinin değerlerini olduğu gibi yansıtan içeriğinin değişmesi hala sağlanamadı. [1]” (ss. 142)

[1] Örneğin bkz. Clayton Riley, “Shaft Can Do Everything: I Can Do Nothing,” New York Times 121 (13 Ağustos 1972), bölüm 2: 9.

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Siyah kültür

“Yeni zenci kültürünün hemen hemen bütün içeriği, doğrudan ya da dolaylı olarak siyasidir. Bu siyasi öğeler, ırk eşitliğinin kültürel temellerini yerleştirmek amacıyla bir zenci kimliğini, bir zenci geleneğini anlatır, talep eder ve bunların meşruluğunu doğrular.” (ss. 134)

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

“Kitle kültürü”nün “sosyalist” ve “tutucu” olmak üzere iki eleştirisinin kritiği

“Popüler kültürün topluma etkisinin eleştirisi iki suçlama içeriyor. İlki, popüler kültürün toplumun bütünündeki beğeni düzeyini düşürdüğünü, dolayısıyla bir uygarlık olarak niteliğini bozduğunu ileri sürüyor. İkincisi de, kitle medyasının insanları “uyuşturabildiğini”, “atomize edebildiğini”, dolayısıyla kitle ikna tekniklerine duyarlı kıldığını, bunun da becerikli demagogların elinde demokrasiyi yürürlükten kaldırabileceğini savunuyor.

Çoğunlukla Yeni Sol ile bağdaştırılan, ama Sağ’da da seslendirilen ikinci suçlamanın daha geniş bir ifadesi de kitle kültürünün demokrasiye düşman olduğu. Herbert Marcuse’un görüşüyle, çağdaş teknolojinin topyekûn, tek elden denetleniyor oluşu yeni bir tür topluma yol açmıştır. Bu toplumdaki popüler kültür bir yandan insanları daha rahat, yaşamlarından gittikçe daha memnun kılarken, bir  yandan da aslında şeytani kötülükte olan, yoksulluğa göz yuman, masum köylülere emperyalistçe savaş açan, ancak etkisiz kaldıları sürece içerideki aykırı seslere izin veren bu toplumsal sisteme karşı çıkma özgürlüklerini insanların ellerinden almıştır [1]. Tutucu bir Fransız olan Jacques Ellul da çağdaş teknolojiyi baş hain olarak görüyor. Teknolojinin kitle toplumuna yol açtığını, eğer demokratikse, yurttaşların siyasete katılmaları gerektiğini söylüyor. Sıradan insanlar bir sürü öğreti ile vatandaşların doğru dürüst siyasete katılmaları için gerekli olan öbür bilgileri gereğince özümseyemedikleri için Ellul’un propaganda dediği, hem Devlet’in ve öbür güçlü kurumların kararlı propagandasını, hem de kitle kültürünün rastlantısal propagandasını içeren, biraz gerçek, biraz değer yargısı, biraz da takım ruhunu destekleyen deyişlerden oluşan bir karışıma gereksinimleri vardır. Kararlı propagandacılar, elbette, kendi çıkarlarını koruyan ve geliştiren bilgileri sağlamaya dünden razı oldukları için, Ellul, yurttaşların ne olduklarını anlamadan propagandacıların kurbanları oldukları, demokrasinin de böylece budandığı sonucuna varıyor [2].

Marcuse’cu çözümleme, popüler kültürün ya da medyanın nasıl işlediği konusuyla ilgilenmez. Bu, Marcuse’un kendi eşitlikçi demokrasi imgelemi çerçevesine oturttuğu bir tezdir ve bu demokrasi imgelemine ulaşmak için çaba harcamayan bütün kurumların -medya dahil- tanımları gereği antidemokratik oldukları ve bastırılmaları gerektiği önermesine dayanır. Bu bağlamda Marcuse, “saldırgan siyasetleri, silahlanmayı, şovenizmi, ayrımcılığı destekleyen … ya da kamu hizmetlerinin, sosyal sigortaların, toplumsal sağlık hizmetlerinin, vb. yaygınlaşmasına karşı çıkan grup ve akımlardan uzak durmak, onların anlatım özgürlüğüne hoşgörü göstermemek” gerektiği düşüncesindedir [3]. Maalesef Marcuse, demokratik ve antidemokratik “grup ve akımları” tanımlamak, dolayısıyla kimin özgürlüklerinin bastırılacağına, kimin görüşlerine izin verileceğine karar vermek hakkını kendine ayırmıştır.

Marcuse’a göre popüler kültür, yalnızca kullanıcılarına zararlı olduğu için değil, aynı zamanda var olan siyasi durumu kabul etmeleri amacıyla onları “uyuşturduğu” için de tehlikelidir. Böylece Marcuse, kitle kültürünün öteki eleştirmenlerinden de ileri giderek, popüler kültürden keyif almanın insanların var olan siyasi ve iktisadi düzeni yıkmasına da engel olduğunu ileri sürüyor. Hatta cinsel gelenek ve uygulamalarda şimdilerde görülen özgürleşmeye de, onlara kendi öngördüğü devrimci görevden akıllarını çeldiği gerekçesiyle karşı çıkıyor.

Öbür kitle kültürü eleştirmenlerinin aksine Marcuse siyasal baskı altında bulunanların, ezilenlerin yanında yer alıyor. Haklı olarak, şu anda etkin olan muhalefet, sivil özgürlükler, hoşgörü (ve kültür) biçimlerinin, var olan siyasal sistemi değiştiremeyecek denli kurumsallaşmış olduğuna dikkat çekiyor. Hatta, muhalefeti ve sivil özgürlükleri ortadan kaldırmadan yönetebildiği için, bu sistemin güçlü grupları daha da güçlendireceğini ileri sürüyor. Ancak, “ezilenler” tanımına, siyaset ve iş dünyasının seçkinleri dışında kalan hemen hemen herkesi katıyor ve ezilenlerin kendi kaderlerini (ve kültürlerini) kendilerinin belirlemesi hakkını savunuyor. Bu durumda Marcuse’un eleştirisini anlamanın en iyi yolu, onu kültüre yalnızca gelmekte olan devrimi hızlandırma rolü biçen, devrimci bir ifade olarak görmektir. Marcuse, kültürün -hem popüler, hem yüksek- insanları siyasi davranışlardan uzaklaştırdığı konusunda haklı olabilir – her ne kadar kültürün bu uzaklaştırma yetisi, sözgelimi ailenin etkisi ile karşılaştırıldığında, pek küçücük olsa da. Ancak Marcuse, var olan kültürün yerini devrimci kültür alacak olursa insanların devrimci olacağını varsaymakla yanılmaktadır. Nasıl kitle medyası insan davranış ve tutumlarını belirgin bir biçimde değişirmiyorsa, devrimci bir kültür de kullanıcılarını devrimciye dönüştürmez – hele hele o kültür, devrimci seçkinler tarafından dayatılıyorsa. Dahası, devrim sırasında bile, herkes devrime katılmaz; devrime katılanlar da havalarını değiştirmek için kültürün sağladığı oyalanmaya gereksinim duyarlar. Kaldı ki, Marcuse’un amaçlarını kabul etsek bile, popüler kültürün savaşa, yoksulluğa, ırkçılığa, şovenizme ve benzerlerine ne derece yol açtığını, toplumsal destek sağladığını belirlemedikçe, popüler kültür kaldırılır ya da değiştirilirse insanların bu kötülüklerden kurtulmaya istekli olup olmadıklarını anlamadıkça, popüler kültürü karşı-devrimci bir araç olarak görmemiz olanaksızdır.

Marcuse’un çözümlemesindeki kusur, devrimci olamayan hiçbir kültürü kabul etmek itememesinden kaynaklanırken, Ellul’un çözümlemesindeki yanlış, propaganda tanımını çok kapsamlı tutmasındandır. Ellul’un ileri sürdükleri doğru: İnsanlar haber medyasından gelen önemsiz ve çoğunlukla çelişkili bilgilerin yağmuruna tutuldukları zaman, kolaylıkla kafaları karışabilir; o zaman kendilerinden önceden var olan bilgilere en uygun olanını alıp kabul etme eğilimindedirler; böylece de, bu bilgiler çizgisinde olan propaganda ifadelerinin kurbanı olmaya mahkûmdurlar. Bununla birlikte, Ellul’un tezinin bütünü, iki nedenden dolayı inandırıcı olmaktan uzak. Birincisi, eğer popüler kültür propaganda ise, propaganda terimi anlamsızlaşıyor, Ellul’un tezi de, bütün kültürün demokratik olmayan sonuçları bulunduğuna, modern toplumun demokratik olamayacağına indirgeniyor. Modern toplumun demokratik olup olamayacağı, geniş ölçüde demokrasiyi nasıl tanımladığımıza bakar. Ellul’un karamsar yanıtı doğrudan doğruya demokrasi tanımından kaynaklanmaktadır, çünkü ona göre demokrasinin var olabilmesi için, hem propagandaya hem de toplumsal baskıya şerbetli olan bağımsız bireyler önce kendi görüşlerini, sonra da kamuoyunu oluşturabilmelidir. Ancak bu tanım, toplumsal olmayan bir insan kavramsallaştırmasına ve görüş oluşumuna dayanmaktadır. Halbuki, gerçek hayatta öyle Ellul’un istediği türden bağımsız insanlar yok. Ellul, bu tür insanların -dolayısıyla da demokrasinin- bir zamanlar var olduğunu ima ediyor, ama bunların varlığını tarihsel belgelerle kanıtlamadaki başarısızlığı, imalarını romantik bir nostaljiye dönüştürüyor. Diğer bir deyişle, Ellul demokrasi için erişilemeyecek kıstaslar koyuyor, sonra toplumun demokratik olmadığını saptıyor, bunun için de propagandayı ve kültürü suçluyor. Öteki kitle kültürü eleştirmenleri gibi Ellul da modern toplumda hiçbir olumlu özellik görmüyor, sıradan insanları tıpkı Pavlov’un köpekleri gibi propagandaya karşı koyamayan robotlar olarak algılıyor. Kitaplarının tümünde yer alan bu iki tez, Ellul’un daha özgün olan öteki fikirlerini de çarpıtıyor.

İkincisi, her ne kadar Ellul’un suçlaması tüm modern toplumları içeriyorsa da, propagandanın tehlikelerine ilişkin örneklerin çoğunu Nazi Almanyası’ndan, Sovyet Rusya’sından ve haber medyası üzerinde hatırı sayılır bir devlet denetimi bulunan Fransa’dan alıyor. Bu arada, medyanın çoğunlukla Devlet’le ters ilişkide bulunduğu ülkeler olan İngiltere’yi de Amerika Birleşik Devletleri’ni de yeteri kadar incelemiyor. Ellul’un geniş tanımıyla, onlar da propaganda yürütüyorlar, ancak hem niyet hem içerik bakımından Nazi ve Sovyet propagandasından çok farklı olan bu “propaganda” Devlet’e karşı konumda bir kamuoyunu oluşturabilecek bilgileri de izleyiciye sunuyor. Aslında Amerika’da gazetecilik tarihsel olarak kendini, siyasal günahları gün ışığına çıkartmak üzere kendi kendini grevlendirmiş bir teşhirci olarak görür; Watergate skandalında olduğu gibi, Devlet propagandasının kirli çamaşırlarını ortaya dökebilir ve Devlet erkini azaltabilir. Ellul, propaganda niyetiyle olsun olmasın, bütün kitle iletişiminin, şu veya bu amaca ya da değere yönelik, kesinlikle yan tutan anlatımlar içerdiğini söylerken haklı olabilir. Ama bu ne tanım bakımından demokratik olmadıkları anlamına gelir, ne de zorunlu olarak tek-erkçi sonuçlar doğuracağını gösterir.” (ss. 67-68, 71-74)

Dipnotlar:

[1] Herbert Marcuse, “Repressive Tolerance,” R. Wolff, B. Moore, Jr. ve H. Marcuse, A Critique of Pure Tolerance (Boston: Beacon Press, 1969), s. 95. Ayrıca bkz. aynı yazarın One Dimensional Man (Boston: Beacon Press, 1964).

[2] Jacques Ellul, Propaganda: The Formation of Men’s Attitudes (New York: Vintage, 1973), özellikle 3. bölüm. Ellul’un propaganda kitle kültürü kullanımını ele alması, yalnızca s. 110’da bir dip notta belirtilmiştir.

[3] Marcuse, “Repressive Tolerance,” s. 100.

Kitap:

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Popüler Kültür ve Yüksek Kültür

“Bu kitap popüler kültürle yüksek kültürün ve bunların Amerikan toplumundaki yerinin sosyolojik bir incelemesidir. Aynı zamanda, kimi saldırganlara, özellikle yüksek kültürün kültür, popüler kültürün de tehlikeli bir kitlesel olgu olduğunu iddia edenlere karşı popüler kültürü savunan, eleştirel bir çalışmadır. Ben ikisinin de kültür olduğuna inanıyorum; onun için çözümlememde ikisine de aynı kavramsal donanımla yaklaşıyorum. Donanımın kendisi sosyolojik olmakla birlikte iki değer yargısına dayanıyor: (1) popüler kültürün pek çok insanın estetik ve diğer arzularını yansıttığı ve ifade ettiği (böylece onun bir ticari musibet değil kültür olduğu); ve (2) bütün insanların, yüksek ya da popüler, istedikleri kültürü seçmeye hakkı olduğu. Yani, vardığı sonuç bakımından bu kitap kültürel demokrasiden yana bir tez ve insanlara, topluma neyin iyi, neyin kötü geleceğini sadece kültürel bilirkişilerin bildiği fikrine karşı bir tez.” (ss. 11)

“Acaba popüler kültür, Amerikan halkına, özellikle bir avuç kanala mahkûm izleyiciden ibaret olan televizyon kamuoyuna satılabileceğini düşündükleri hemen hemen her şeyi empoze edebilecek güçte olan, eğlence ve bilgi birikimini tekellerinde bulunduran, becerili ve kâr amacı güden girişimlerce New York ve Hollywood’da yaratılan bir şey mi? Yoksa bu girişimciler kendileri izleyici çekmek ve kâr etmek için, paylaşılan bir dizi değeri ve normu ifade etmek zorunda olan, antropolojik anlamda bir kültürün çoğu zaman habersiz temsilcileri mi?” (ss. 12-13)

“[P]opüler kültürün öyle kolayca tepeden izleyiciye empoze edildiği fikrine katılmıyor, dolaylı yoldan ve kısmen de olsa, o izleyici tarafından biçimlendirildiği fikrini savunuyorum.” (ss. 13)

Masse ya da “mass” (kitle), yoksul ve eğitimsiz sınıfları tanımlamak için Avrupa’da kullanılan, eski bir sosyoloji ve siyaset bilim terimidir ve çoğunlukla küçültücü bir tonda kullanıldığı için, ben daha yansız olan “popüler kültür” terimini kullanmayı yeğliyorum.” (ss. 21)

“Eklenmesi gereken bir nokta da, bütün kültürlerin siyasal, toplumsal ya da estetik değerler barındırdığı. Siyasal değerler açık seçik olmasa da, üstü kapalı olarak bulunabilir; eğer o da yoksa, zamanımızdaki kültür savaşlarının silahlarından bir kısmını sağlayan siyasal imalarda bulunurlar.” (ss. 21)

“Öteki sosyologlar gibi ben de, toplumun seçkin olmayan kesimini bir kitle olarak değil, sınıflar ve katmanlar olarak görüyorum. Dolayısıyla birden çok popüler kültür görüyorum. Bunlara -yüksek kültür de içlerinde olmak üzere- beğeni kültürleri diyorum çünkü bunların her biri paylaşılan ya da ortak estetik değerler ve beğeni ölçütleri içerir.” (ss. 22)

“[Y]üksek- ve aşağı-beğeni kamularından söz ettiğim zaman, ilkinin ikincisinden bir şekilde biraz daha iyi olduğunu ifade ediyor değilim; yalnızca estetik olarak birbirlerinden farklılar. Ayrıca “yüksek” ve “aşağı” yargılayıcı terimler olarak da kullanılmıyor; yalnızca sosyoekonomik hiyerarşideki konumlarını, kültürel imaları olan, kaba göstergeleri olarak kullanılıyorlar.” (ss. 22)

“Popüler kültürün yaratılma sürecinin eleştirisi, birbiriyle ilişkili üç suçlamadan oluşmakta: kitle kültürünün kâr amacıyla kurulmuş bir sanayi olduğu; bu sanayiinin kâr edebilmesi için bir kitle izleyicisine çekici gelebilecek, homojen ve standardize edilmiş ürünler yaratması gerektiği; ve bunun gerektirdiği süreçte de, sanayinin yaratıcıyı toplu üretim montaj şeridindeki bir işçiye dönüştürdüğü, kendi beceri ve değerlerini bireysel olarak ifade etmesini engellediği. … Bu suçlamaların arkasında, ticari olmayan, çeşitli ve standardizasyondan uzak ürünler sunan ve yaratıcısının izleyicininkinden çok kendi kişisel gereksinimlerini karşılamak için çalıştığı bir yaratıcılık sürecini destekleyen yüksek kültürle bir karşılaştırma ima edilmektedir.” (ss. 44-45)

[P]opüler kültürle yüksek kültürün iktisadi kurumlar olarak farkları iddia edildiğinden çok daha az. Popüler kültürün, izleyici sayısını olabildiğince artırmaya çalışan kâr amaçlı şirketlerce dağıtıldığı doğru, ama bu durum, en azından devlet desteğinin ve varlıklı sanatseverlerin çok az sayıda olduğu Amerika’da, yüksek kültürün büyük bir bölümü için de bir o kadar geçerli. Hollywood ile Madison Avenue’daki yoğun yarışmacılık ve yabancılaşmış, alaycı, “sinik” pazarlama özelliğine ilişkin pek çok şey yazılıp çizilmiştir, ama yüksek kültür kamusuna hitap eden sanat galerileri, dergiler ve kitap yayıncıları üzerinde yapılacak bir araştırma da benzer özellikleri gösterecektir. Hatta, pazarlarının daha küçük olduğu ve iş yapmak için daha zorlu bir savaşım vermeleri gerektiği hesaba katılırsa, belki kimi yüksek kültür firmalarında, örneğin sanat dünyasında, müşteriyi kandırmak ve rakiplerle ilişkileri el altından yürütmek daha da belirgindir.” (ss. 45)

Popüler kültür izleyicisi daha geniş olduğu için aynı zamanda daha heterojendir de ve her ne kadar yüksek kültür kamusu kendi beğenilerinin kişiselliği ile övünüyor olsa da, aslında popüler kültür kamularından daha homojendir. İzleyici sayısının büyüklüğü hesaba katıldığında, popüler kültür çoğunlukla toplu olarak üretilir ama yüksek kültürün büyük bir kısmı da öyle… … Birkaç yüksek kültür kullanıcısı orijinal resim satın alabilecek kadar varlıklıdır ama çoğu, tıpkı popüler sanat alıcıları gibi, seri üretilmiş baskılarla yetinmek zorundadırlar.

Kültür üretimini sıradan geliri olan insanların alım gücünün yeteceği kadar ucuza getirebilmek için, heterojen bir izleyici kitlesiyle karşı karşıya kalan popüler kültür yaratıcıları, ortak estetik standartlara hitap etmek, olabildiğince çok sayıda izleyiciye anlamlı gelebilecek içerikler üzerinde durmak zorundadır. Ancak, ortaya çıkan kültürün yüksek kültürden daha homojen olup olmadığı sorgulanabilir. Popüler kültür daha çok standardize edilmiştir; formülleri, stereotipik karakterleri ve konuları daha çok kullanır, ama yüksek kültür de standardizasyonun tamamen dışında değildir. Örneğin pek çok yeni “ciddi” roman, genç bir adam olarak sanatçı temasını Joyce ile D.H. Lawrence’ın orijinallerinden alıp yeniden formüle etmiş, bir sanatçı olarak kimliğini geliştirmeye çabalayan bir genç adam stereotipine dönüştürmüştür. Kovboy filmleri, benzer türdeki (janrdaki) yüksek kültür dramlarından daha çok birbirlerine benziyor olabilir, ama yüksek kültür dramları yüksek kültür komedilerinden ne kadar farklıysa, kovboy filmleri de aile komedilerinden o kadar farklıdır. Tersini düşünürsek, belli bir janr içindeki farklılıklar, popüler kültürde, yüksek kültürde olduğundan daha az değildir; rock‘ta, barok oda müziğindeki kadar çeşitlilik vardır – her ne kadar araştırmacılar yalnızca ikincisinin çeşitlemelerini inceliyor ve halka duyuruyor olsa da. Aynı şekilde, popüler sanatta da biçim ve içerik farklılıkları bol miktarda bulunur ama eleştirmenlerce tartışılan ve akademisyenlerce ekollere ayrılan yüksek sanattakinden daha az göze çarparlar. Pek çok bakımdan, yüksek kültürdeki farklı ekoller popüler kültürdeki farklı formüllerle eşdeğerlidir çünkü her ikisi de belirli bir yaratıcılık sorununa kabul görmüş çözümleri temsil ederler.” (ss. 45-46)

[A]maçları, yöntemleri ve rolleri açısından yaratıcılar arasındaki farklar da iddia edildiğinden çok daha azdır [1]. Birkaç araştırmanın gösterdiğine göre, yaratıcılar, yüksek kültürdekiler bile, gerçek ya da kafalarındaki izleyicilerle iletişim halindedir ve hem yapayalnız, sadece kendisi için yaratan yüksek kültür sanatçısı hem de kendi değerlerini bastırıp yalnızca izleyiciye hizmet eden popüler kültür sanatçısı stereotipleri yanlıştır [2]. Pek çok popüler kültür yaratıcısı, kendi kişisel değer ve beğenilerini tıpkı yüksek kültür yaratıcısı gibi ifade etmek ve izleyicinin de medya yöneticilerinin de denetiminden bağımsız olmak ister. Buna mukabil, “ciddi” sanatçılar da meslektaşlarından ve izleyicilerinden olumlu tepkiler almak ister; onların yapıtları da kendi değerleriyle tahmini bir izleyici kitlesininkiler arasında verilen bir ödündür.” (ss. 47)

“Kitle kültürü eleştirmenleri yaratıcıya yöneliktir; yaratıcılarla kullanıcılar arasında bakış farkı olmaması gerektiğini savunurlar çünkü kullanıcılar kendilerine sunulanı kabul ederek ve kültürü yaratıcının bakış açısından görerek yaratıcıların isteklerine boyun eğmelidir. Kullanıcıların kendilerine özgü bir bakış açısına hakları olup olmadığı, o bakış açısının kültür yaratılmasındaki etkisi, tabii ki bir değer sorunudur ve … bence o hakları vardır çünkü kültür onlarsız var olamaz. Bir izleyicinin yaratıcıya ne kadar gereksinimi varsa, bir yaratıcının da izleyiciye o kadar gereksinimi vardır; her ikisi de ürün için zorunludur.

Dahası, çoğunlukla sanıldığı gibi, popüler kültür yaratıcısının izleyicinin bakış açısını göz ardı etme özgürlüğü sınırlı, yüksek kültür yaratıcısınınki de öyle sınırsız değildir. Aslında, son zamanlarda Hollywood stüdyolarındaki müzisyenler üzerinde yapılan bir araştırma, arka plan film müziğinde çalanların, işlerini, senfoni orkestrasında çalıştıkları zamankinden çok daha yaratıcı ve çalışma koşullarını çok daha özgür bulduklarını ortaya çıkartmıştır [3]. Kitle medyasının tümünde, başarılı olan yaratıcı insanlar istedikleri ya da doğru bildikleri her şeyi yapmakta özgürdür, yeter ki kabul edilen çerçevenin dışına çıkmasınlar ve izleyiciler arasındaki önemli unsurları karşılarına almasınlar, ama bu yüksek kültür için de geçerlidir. Zaten başarılı yaratıcıların özgürlüğü kısmen içinde çalıştıkları kurumların temel amaçlarını ve ilkelerini, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, kabul etmiş olmalarından gelmektedir ve yüksek kültürde de popüler kültürde de genç yenilikçiler, yeniliklerinin kabul göreceğini kanıtlayıncaya dek, pek çok engelle karşılaşırlar. … [P]opüler kültür yaratıcıları kendi fikirleri uğruna yüksek kültür yaratıcıları kadar hararetle savaşırlar; onların izleyiciye istediğini veren fırsatçı uydurukçular olduğunu düşünmek yüzeysel kalıplara haksız ve yanlış bir boyun eğmedir.” (ss. 49-50)

“Kitle kültürü eleştirisinin ikinci teması iki suçlama içeriyor: popüler kültürün yüksek kültür içeriğinden alıntı yaparak onun ayağa düşmesine yol açması; ve popüler kültürün iktisadi teşvikler sağlayarak olası yüksek kültür yaratıcılarının aklını çelebilme gücünün olması, dolayısıyla da yüksek kültürün kalitesine halel getirdiği. … Gerçi kültürlerin birbirlerinden etkilenmelerinde ne sakınca olduğu haklı olarak sorgulanabilir ama popüler kültür gerçekten de yüksek kültürden pek çok şey ödünç almıştır. Ancak bunun tersi de doğrudur: caz ve halk müziği yüksek kültür bestecilerinde; halk efsaneleri yüksek kültür oyun yazarlarınca; yerelyapı biçemleri yüksek kültür mimarlarınca; ve “ilkel sanat” yüksek kültür ressamlarınca, hatta izleyicilerince, ödünç alınmaktadır. Eskiden yüksek kültür yalnızca halk sanatından ödünç alırdı, özellikle de halk ona ilgisini kaybettikten sonra; ama halk sanatının nesli tükenince yüksek kültür onun ticari ardıllarından almak zorunda kaldı. Ciddi besteciler şimdi, tıpkı öncellerinin folk müziğini kullanmış oldukları gibi, popüler kültür melodilerini kullanıyorlar. Aynı şekilde, 1960’larda Oldenburg ve diğerleri çizgi romanlardan ve ticari sanattan özgürce alıntılar yapmışlardı. Belki popüler kültür yüksek kültürden daha çok alıyordur ama bunun bir nedeni izleyici kitlesinin daha geniş oluşu ve daha çok kültürel üretim yapması gerektiği; eğer yüksek kültür de aynı nicel talebi karşılamak zorunda kalsaydı, herhalde popüler kültürden şimdi aldığından daha çoğunu alırdı.

Bir yüksek kültür ürününe, biçemine ya da yöntemine popüler kültür el koyduğu zaman onu değiştirdiği doğru, ama aynı şey popüler sanat yüksek kültürce alındığında da oluyor. Ne var ki, yüksek kültüre ait herhangi bir şey alındığı zaman, yüksek kültür kamusu artık onu kirlenmiş olarak görebilir çünkü popüler kültürce kullanılması onun kültürel prestijini düşürmüştür. … Ancak, alıntı yoluyla yüksek kültürün değerinin düştüğü ya da canlılığını kaybettiği konusunda hiçbir kanıt yoktur. Yüksek kültürün yaratımı sürmektedir; önceki yapıtları popüler kültür tarafından kullanıldığı için çalışmayı bırakan hiçbir yüksek kültür yaratıcısı tanımıyorum.

Popüler kültürün geleceğin yüksek kültür yaratıcılarını baştan çıkardığı suçlaması doğrudur; ancak popüler kültürden para kazanmış kimi yaratıcılar da prestiji dolayısıyla yüksek kültür tarafından baştan çıkarılmışlardır. Yine de, popüler kültürden ekmeğini kazanan yüksek kültür yaratıcılarının, yüksek kültürde daha az yaratıcı olmaları gerekmez [4]. Bu suçlama ancak, zamanlarının tümünü yüksek kültür için harcama fırsatları varsa sınanabilir. Daha önemlisi, popüler kültürün ödeme cetveli o kadar çekici olmasaydı daha çok mu yüksek kültür olurdu bilinemez; her yüksek kültür yaratıcısı popüler kültürde çalışamaz. Örneğin, ciddi romancıların Hollywood’daki başarısızlıklarının tekrar tekrar sergilediği gibi, pek az yüksek kültür yazarı popüler izleyiciler için yazabilir.

Bu durumda bile, popüler kültür geleceğin yüksek kültür yaratıcılarını kendine çekmeyi bırakırsa, yüksek kültürün canlılığının illâki artması gerekmez. Var olan yüksek kültür müziği dinleyicilerinin sayısına bakacak olursak, konser kemancıları daha fazla çalma fırsatını yine bulamazlardı ve daha fazla yüksek kültür romancısı zaten düşük olan kitap satışlarını daha da azaltmakla kalırdı. Yüksek kültür yaratıcılarının sayısını çoğaltmak aralarındaki rekabeti artırır ama bunun yüksek kültürün canlılığına katkısını sorgulamak gerekir. Eğer popüler kültür olmasaydı, yüksek kültür yaratıcıları kültür dışı yollardan hayatlarını kazanmak durumunda kalacaklardı; kemancılar Broadway ya da Hollywood stüdyolarındaki orkestralarda çalarak hayatlarını kazanamayacaklardı ve sabah dokuz-akşam beş işlerde çalışmaları gerekseydi belki de keman çalmaya ve prova yapmaya daha az zaman bulacaklardı. Ancak, ciddi yazarların pek böyle fırsatları olmaz; çoğunlukla, T.S. Eliot gibi, yayınevlerinde tam gün editörlük işinde çalışmaları gerekmiştir.” (ss. 50-53)

“Kitle kültürü eleştirisinin üçüncü -ve çok daha ciddi olan- bir teması da, popüler kültürü, onu kullanan insanlar üzerinde zararlı etkiler yarattığı gerekçesiyle suçlar. Çeşitli özgül etkiler kabul edilmiştir: Popüler kültür duygusal olarak yıkıcıdır çünkü sahte hazlar sağlar ve şiddete, sekse verdiği ağırlık insanları kabalığa, yabanıllığa iter; zihinsel olarak yıkıcıdır çünkü cicili bicili, hayattan kaçan, hayali bir içerik sunarak insanların gerçeklikle baş etme yeteneklerini engeller; kültürel olarak yıkıcıdır çünkü insanların yüksek kültüre katılma olanaklarını azaltır.

Zararlı etkiler suçlaması üç varsayıma dayanıyor: popüler kültürün sorumlu tutulduğu bu davranışların gerçekten ve yaygın olarak görüldüğü; popüler kültür içeriğinin böylesi davranışlara örnek bulundurduğu; ve dolayısıyla olumsuz etkilerinin olduğu. Eldeki veriler bu varsayımları desteklememektedir.

Öncelikle, popüler kültürle karşı karşıya kalan çok sayıda Amerikalının soyutlanmış, uyuşturulmuş, yabanıllaştırılmış, gerçeklerden kaçan ya da gerçeklerle baş edemeyen insanlar olarak tanımlanabilmeleri için elimizde hiçbir kanıt yoktur. Bu tanımları görgül ölçümlere çevirmek zordur, bu yüzden de başıboş bir şekilde orda burda dolaşabilmektedirler, ama sosyolojik araştırmalardan, özellikle topluluk incelemelerinden ortaya çıkan manzara şudur: İnsanların çoğu soyutlanmış atomlar gibi değildir, ailelerin, akran gruplarının ve diğer toplumsal grupların üyeleridir ve bu gruplar içerisinde ahlaklı, kibar, pratik ve zaman zaman da son derece yardımsever olma eğilimindedir. Ancak stres durumlarında ve kendilerini tehdit eden ya da ettiği düşünülen yabancılar karşısında, tamamen duygusuz, hatta yabanıl olabilirler.

Çoğu Amerikalının … davranışının eleştirmenlerin dediklerine uymuyor oluşu, zararlı etkiler yargısını daha başlangıçta geçersiz kılmakta kullanılabilir, ancak şu da var ki popüler kültür, eleştirmenlerin yakıştırdığı özelliklerin bir bölümünü içermektedir. Dolayısıyla, o içeriğin etkilerini belirlemek gerekir. Değişik kitle medyası türlerinin etkilerini araştıran son bir neslin çeşitli incelemeleri, medyanın kendisine atfedilen basit bir Pavlovcu etkisinin olmadığını, eleştirmenlerin içeriğe bakarak etkiler konusunda yaptığı çıkarsamaların geçerli olmadığını ortaya çıkartmıştır. Aksine, medya içeriği, insanların seçtiği, çeşitli biçimlerde tepki gösterdiği ve aslında kitle medyasına uyguladıkları geri besleme yoluyla daha işin başında yaratılmasına yardımcı oldukları pek çok uyarıcıdan biridir.

Birkaç araştırma, insanların kendi bireysel ve grup gereklerine uygun olan medya içeriğini seçtiklerini, medyanın öngördüğü, allayıp pulladığı yaşamlara ayak uydurmadıklarını ortaya çıkartmıştır. Onlar medyanın sunduğu her şeye aç, o yüzden de köle gibi önlerine ne çıkarsa kabul eden soyutlanmış bireyler değil, medyayı grup amaçları ve gereksinimlerine uygun olduğu zaman kullanan aileler, çiftler ve akran grupları [5]. Kısacası, izleyiciler bir kitle olarak ele alınamazlar [6]. Dahası, insanlar medyaya çok daha az dikkat ediyor ve içeriğinden, sözel ve diğer sembolik malzemeye son derece duyarlı olan eleştirmenlerin zannettiğinden çok daha az etkileniyor. Onlar medyayı vakit geçirmek için kullanıyor ve içeriğini yaşamlarına uyarlamayı akıllarından bile geçirmiyor [7]. Yeniyetme sahne sanatçılarının sadık hayranları olan ergenlik çağındaki gençler bile, basın temsilcileri ne derlerse desinler, ne onları kendilerine örnek alıyor ne de arkadaş ve eş seçimlerini onlara dayandırarak yapıyor. Son olarak, eleyerek algılama içerik seçimini etkiliyor; insanlar çoğunlukla kendi değerlerine uygun olan içeriği seçiyor ve çelişkili içeriği de bu değerleri destekleyecek şekilde yorumluyor. Kısacası, medyanın birincil etkisi, zaten var olan tavır ve davranışları güçlendirmektir, yenilerini yaratmak değil [8].

Eğer medya, eleştirmenlerin ve kimi araştırmacıların suçladığı gibi, saldırgan davranış üzerinde kayda değer bir etkide bulunsaydı, kitle medyasının ortaya çıkışından bu yana Amerika’da gittikçe artan bir şiddet akımının kendini göstermesi gerekirdi, ama tarihsel incelemeler bu dönemde şiddet suçlarının azaldığını göstermektedir [9]. Ayrıca, aynı medya ürünlerini aşağı yukarı aynı sürelerle izleyen kızların ve yoksul olmayanların da oğlanlar ve yoksullar kadar şiddet düşkünü olmaları gerekirken, etki araştırmaları kızların medya şiddeti izledikten sonra saldırgan tepkilerde bulunmadığını tutarlı olarak göstermekte, polis raporları da şiddetin erkekler ve yoksullar arasında çok daha yaygın olduğu bulgusunu sürdürmekte. Dahası, kitle medyasının icadından çok daha önceleri de yoksulluk şiddeti beslerdi. Sözün kısası, medyadaki şiddetin düşük gelir grubundan oğlanlar ve erkekler üzerinde özellikle etkili olduğu, ancak o etkinin birincil nedeninin medyada değil, şiddetin yaygın olduğu yaşama koşullarında bulunduğu sağduyulu bir sav olarak görünüyor.

Medyanın cinsel davranışlara etkisi konusunda da benzer sonuçlara varılabilir. Kuşkusuz erotik filmler insanı bir süre cinsel olarak uyarır, ama bu yararlı olabilir ve cinsel suçlara yol açmadığı için de kesinlikle zararlı değildir. Müstehcenlik ve Pornografi Komisyonu (Commission on Obscenity and Pornography) adına yapılan araştırma, erotik eserlerin kullanımının ne zararlı ne de şifalı hiçbir uzun vadeli etkisinin olmadığını bir kez daha belirtmiştir. Danimarkalılar da pornografiye karşı çıkan yasaları kaldırmanın cinsel suçların artmasına yol açmadığını keşfetmişlerdir [10]. Aslında, eğer medyanın cinsel normal üzerinde kayda değer bir etkisi olsaydı, çağımızdaki cinsel tavır ve davranışlardaki özgürleşme ortaya çıkamazdı, çünkü medya çok yakın zamana kadar son derece sofuydu, yaşlı izleyicileri yabancılaştırmamak için genç izleyiciler arasındaki tavır değişikliklerinin çok gerisinde kalıyorlardı. Eğer medya izleyicileri medyanın dediğini yapıyor olsalardı, çifte standartlar hâlâ gündemde kalırdı, genç kızlar fingirdek bakireler olmaya devam ederdi ve zina yalnızca banliyölerde görülürdü.

Medya şiddeti ve cinsellikle ilgili bu gözlemler popüler kültürün eleştirilen diğer unsurlarına da uygulanabilir. Herhangi bir nesnel ölçüyle görülebileceği gibi, popüler kültürün içeriğinde pek çok mutlu son, doğaüstü ahlaksal ve diğer meziyetleri olan kahramanlar, çözümsüz sorunlara uydurma çözümler ve daha neler neler bulunur. Ancak, nesnel içerik ölçümleri izleyicilerin gördüklerine ya da okuduklarına verdiği anlamı ölçmez ve bu anlamlar genellikle eleştirmeninkinden farklıdır. Böyle bir içeriğin istenmeyen sonuçlar doğurduğu yolunda da inandırıcı bir kanıtımız yok. Örneğin Van den Haag, medyanın “idareten yer dolduran hazlar” [11] sunduğunu ileri sürüyor ama pek az insan medya içeriğini olduğu gibi alarak sorunlarını çözmek için medyayı kullanıyor ya da gerçekliği betimlemek ya da açıklamak için medya kurgularına başvuruyor. Medyayı, günlük yaşamdan geçici bir uzaklaşma sağlamak için kullanıyorlar; fanteziler de bu amaca gerçekçilikten daha iyi hizmet eder [12].” (ss. 53-59)

“Şimdiye dek gördüğümüz kadarıyla, medya içeriğinin özel bir türüne ya da biçimine uzun vadeli, kalıcı herhangi bir etki atfetmek kolay değildir. Bununla beraber öyle görünüyor ki, bütün duygusal ve bilişsel yaşamları hemen hemen yalnızca medya etrafında biçimlenen kimi medya “bağımlıları” üzerinde ve kendi davranışlarını medyanın yayınladığı içerikte bulan patolojiye eğilimli insanlar üzerinde medya olumsuz etkiler bırakabilir. (Buna karşılık, yaşamları yüksek kültürle sınırlı olan, insan ilişkilerinden tamamen yoksun insanlar da vardır, ama onların patolojisinden, her ne kadar öbürlerininkinden farklı değilse de, yüksek kültür sorumlu tutulmaz). Son olarak, çocuklar ile yetersiz eğitim almış yetişkinler, toplumun geri kalanıyla karşılaştırıldığında, medyadan çok daha fazla etkileniyor olabilirler. Bu iki grup izleyici de medyayı yaygın bir biçimde kullanıyor, üstelik yetişkinliğin ve eğitimin sağladığı “iskonto”yu kullanacak becerileri de belki yetersiz kalıyor.

Hiç kimse medyanın kimi insanlar üzerinde kötü etkileri olabileceğini yadsıyamaz, ama, aile dahil, toplumun bütün kurumları için aynı şey geçerlidir. Üstelik şimdiye değin medyanın toplumsal bedelinin ya da başka zararlarının yararlarını aştığını gösteren hiçbir kanıt ortaya atılmamıştır. Tabii, birkaç kişiye bile zarar getiren ya da kimilerine bedeli ağır olan herhangi bir kurumun ortadan kaldırılması gerektiği ileri sürülebilir. Ancak bu sav gerçekçi değildir; eğer tutarlı olarak her konuya uygulanacak olursa, toplumun bütününün ortadan kaldırılmasını gerektirir. İşin ilginç yanı, zararlı olduğu gerekçesiyle medyayı ve popüler kültürü yasaklamak isteyen kimi eleştirmenler, savaş ve yoksulluk gibi çok daha zararlı olguları yasaklamak konusunda o denli ilgili görünmüyorlar.” (ss. 63)

“Ne olursa olsun, medyanın toplum üzerinde bir etkisinin olduğu kuşku götürmez. Örneğin, halk kültürlerinin ortadan kalkmasını hızlandırmıştır; çünkü ticari pop kültürü insanlara hemen her zaman kendi folk kültürlerinden çok daha çekici gelmiştir. Aynı zamanda, toplumda şu anda var olan farklı yaşama biçimlerini, özlemleri ve eğilimleri hem gerçekler hem kurgular aracılığıyla betimleyerek, insanlara kendi toplumlarıyla ilgili çok daha fazla bilgi sağlamıştır. Medya, toplumları hem ne denli çoğulcu olduklarının bilincine vardırmış, hem de hemen hemen her zaman orta sınıf kültür ve eğilimlerini konu edindiği için, herhalde orta sınıf kültürünün yayılmasına, orta sınıfın siyasal olduğu kadar kültürel gücünün de artmasına yardım etmiştir. Gerçi Amerika’daki işçi sınfı ve alt-sınıf kültürlerinin çöküşünü başka etmenlerle de açıklamak gerekir, ancak bu kültürleri tamamen dışlayarak kitle medyası da bu konuda kendi payına düşeni yapmıştır.

Medyanın pek çok etkisi bir araya geldiğinde sonucun yararlı mı yoksa zararlı mı olduğu özel olarak incelenebilecek bir konudur, ancak bugün artık bu soru neredeyse anlamsızdır. Çünkü ne bu medyayı ortadan kaldırmak ne de büyük, çağdaş bir toplumu onsuz düşünmek artık söz konusu olabilir. Kitle medyası kalıcı olacağına göre, geliştirilmesi gerekip gerekmediğini, geliştirilecekse bu işin nasıl olacağını sormak çok daha anlamlı ve önemli olur.

İleride yapılacak araştırmalar konuyu aydınlattıkça, medyanın etkilerine ilişkin tartışmalar sürecek. Bu arada şimdilik etkiler konusunda en azından bir sonuç ileri sürülebilir: Kitle kültürü eleştirmenlerinin ileri sürdüğü medya etkileriyle görgül araştırmaların ortaya çıkardığı etkiler arasında belirgin bir fark bulunmaktadır. Yani görülen odur ki, medya etkilerinin kapsamı, şiddeti ve zararları konusunda eleştirmenler güvencesiz, uygun olmayan bulgular yakıştırıyorlar; çünkü medya içeriğinden ve popüler kültürden genel olarak hoşlanmadıkları ve olaya yüksek kültürün estetik ölçütleriyle yaklaştıkları için gördükleri, duydukları ve okudukları onları şaşırtıyor. Medya izleyicilerinin kendileriyle aynı ölçütleri paylaştığını -ya da paylaşması gerektiğini- varsaydıkları için, kendi tepkilerini doğal olarak izleyicilerine yansıtıyorlar. Ancak aynı şey, popüler kültürü seçen insanlar yüksek kültürle karşılaştığı zaman da oluyor; özellikle sanatçıların benimsediği “sapkın” davranışlar karşısında sık sık şaşkınlığa düşüyorlar, tıpkı kitle kültürü eleştirmenlerininkine benzer biçimlerde yüksek kültürü mahkûm ediyorlar. Örneğin, 1960’larda, kültürel ve siyasal hicivlere çoğunlukla “hasta komedi” denirdi. Hatta Lenny Bruce polis ve mahkemelerce izlenmiş, sahnede avlanmış ve intihara sürüklenmişti. Yüksek ve popüler kültürün savunucuları birbirlerine çeşitli biçimlerde saldırırlar. Yüksek kültür popüler kültürü bayağı ve hastalıklı olmakla suçlarken, popüler kültür de yüksek kültüre aşırı bilgiç, züppe ve kadınsı olduğu gerekçesiyle saldırır, bu amaçla “entel dantel” gibi alaycı, aşağılayıcı sözler icat eder. Ancak saldırı yöntemlerinde kimi farklılıklar vardır. Yüksek kültür çoğunlukla kitaplarda, edebi dergilerde popüler kültürü uygun bulmadığını ifade ederken, popüler kültür kamuları aynı zamanda polisi, kürsüyü ve siyaset meydanını da düşmanlarına saldırmakta kullanır.

Yüksek kültürün popüler saldırganlarının silahları elbette çok daha güçlüdür ama bunun dışında süreç aynıdır. Her iki durumda da, bir kültürün yandaşları öbürüne farklı ölçütlerle bakar, gördüklerini beğenmez ve bu hoşnutsuzluğu belirtirken, izleyicilere zararlı etkileri olduğu savını ileri sürer.” (ss. 65-66)

“Popüler kültürün topluma etkisinin eleştirisi iki suçlama içeriyor. İlki, popüler kültürün toplumun bütünündeki beğeni düzeyini düşürdüğünü, dolayısıyla bir uygarlık olarak niteliğini bozduğunu ileri sürüyor. İkincisi de, kitle medyasının insanları “uyuşturabildiğini”, “atomize edebildiğini”, dolayısıyla kitle ikna tekniklerine duyarlı kıldığını, bunun da becerikli demagogların elinde demokrasiyi yürürlükten kaldırabileceğini savunuyor [13].

Popüler kültüre karşı geliştirilen bu iki toplumsal suçlamanın da hatalı olduğuna inanıyorum. Popüler kültürün beğeni düzeylerinde toplumsal bir düşüşe yol açacağı savı, geçmişin en iyi özellikleriyle şimdinin en kötü özelliklerini bir araya getiren çarpık bir karşılaştırmaya dayanıyor [14]. Oswald Spengler ve Jose Ortega y Gasset gibi yazarlar, yalnızca tarihin Shakespeareleri ile Beethovenlerini anımsıyorlar da, yapıtları yitip gitmiş ya da görmezden gelinmiş az yetenekli meslektaşlarını unutuyorlar. Aynı şekilde, seçilmiş, belli tür halk sanatlarını akıllarına getiriyorlar da, bugünün popüler kültüründeki herhangi bir örnekten çok daha kaba ve bayağı olanları belleklerinden siliniyor. … [E]leştirmenler, popüler kültür olmasaydı beğeni düzeylerinin daha da yüksek olacağını savunuyor, ancak bu savı destekleyecek hiçbir kanıt yok. Hatta komünist yönetimler, özellikle Doğu Avrupa’da, popüler kültürü bastırıp, resmi bir yüksek kültürün tutunmasını sağlamaya çalışmaları pek başarılı olmamıştır. Sonunda, Batı’daki popüler kültürün yerel türlerini isteyen kamuya yenik düşmüşlerdir.” (ss. 68-69)

“[E]ğer izleyicilerin büyük bir bölümü diktatörlük yanlısıysa, kolaylıkla medyayı bu yönde destek sağlayacak bir içerik üretmeye zorlayabilirler. Ama kitle medyasının, oy verme davranışlarını geniş ölçüde etkilemedeki yetersizliğine bakacak olursak, medyanın izleyicilerini diktatörlüğü onaylamaya ikna edebileceğini söyleyemeyiz. Popüler kültür diktatörlüğün bir aracı olabilir ama kendi başına tek-erkçi bir yönetimin kurulmasına maddi katkıda bulunamaz.” (ss. 70)

Elimizde bulunan görgül ve başka kanıtlarla karşılaştırıldığı zaman, kitle kültürü eleştirisi öyle pek de sağlam bir zemin üzerinde durmuyor. Her şeyden önce, popüler ve yüksek kültürleri yaratılma biçimlerinde benzerlikler var; sonra, popüler kültür, yüksek kültüre ve onu yaratanlara karşı herhangi bir gerçek tehdit oluşturmuyor. Dahası, belki azınlıkta kalan küçük bir grup insanın kabul edilenin dışındaki tüketimlerini hesaba katmazsak, popüler kültür içeriği, kendisine yüklenen etkileri taşımıyor. Bütünüyle herhangi bir etkisinin olmayışı nedeniyle, popüler kültür topluma ya da demokratik yönetim biçimine bir sakınca kaynağı sayılamaz.

Sonuç olarak eleştiri, büyük ölçüde, popüler kültürün içeriğinden estetik açıdan hoşlanmayışın bir ifadesi olmakla birlikte, olumsuz etkiler konusunda yanlış kestirimlerde bulunularak ve popüler kültürün kullanım ve işlevlerine ilişkin yanlış kavramlar ileri sürülerek geçerli kılınmaya çalışılmıştır.” (ss. 75)

“Bir düzeyde eleştiri, Aydınlanma Dönemi’nde ortaya çıkan yüksek kültürün dayattığı insancıl ilkeler doğrultusunda öngörülen ideal yaşama biçimine bir çağrıdır. Kişisel özerkliğe, bireysel yaratıcılığa ve grup normlarının yadsınmasına önem veren hümanist düşünürlerin kıstasları uyarıncadır bu çağrı. Kuşkusuz bu kıstaslar yüksek kültürün yaratılması için çok uygundur, ama herkesi yönlendirmesinin gerekip gerekmediği, bütün topluma uygulanıp uygulanamayacağı tartışmaya açıktır. … Ancak aynı zamanda bir başka düzeyde de eleştiri, seçkinci bir düzenin yeniden canlandırılması için yapılan bir çağrıdır. Bu çağrıda bulunanlar yüksek kültür yaratıcıları, onlara destek veren yazın eleştirmenleri ile denemeciler ve her modern toplumda görülen kültürel demokrasi yönündeki eğilimlerden hoşnut kalmayan, kimi toplumbilimcileri de içeren bir grup toplumsal eleştirmen.” (ss. 75-76)

“Sanayi öncesi dönemde Avrupa toplumları kültürel olarak ikiye ayrılmışlardı: yüksek kültür ve halk kültürü. Halk kültürü dağınıktı, evlerde yapılıyordu ve köylüler uzak, birbirinden kopuk köylerde yaşadığı için, çoğunlukla gözden ırak kalıyordu. Yüksek kültür ise kentlerde yaşayan seçkinler, yani saray, soylular, ruhban sınıfı ve tüccarlar gibi, eğlenceye ve sanata harcayacak kaynakları, zamanı, eğitimi olanlar ve kendilerine sanat üretmeleri için küçük sayıda bir grup yaratıcı insana parasal yardımda bulunabilenler tarafından destekleniyordu. Sanatçılar da aydınlar da iktidar kaynaklarına yakındılar. Hatta bir bölümü, patronlarının ve işverenlerinin ayrıcalıklarını, şan ve şöhretini paylaşıyordu. Halk kültürünün düşük toplumsal konumu ve coğrafi soyutlanmışlığı nedeniyle de, hem kamu hem de görünürdeki kültür üzerinde güçlü bir tekel kurmuşlardı.

Ancak iktisadi ve uygulayımsal değişiklikler sonucu köylüler şehirlere gitmeye zorlanınca ve hem serbest zamanları hem de kendi sanat ve eğlencelerine harcayabilecek gelirleri olunca kırsal kökenli halk kültürünü bıraktılar, ticari popüler kültürün müşterileri oldular. Popüler kültür kısa zamanda yüksek kültürün ürünlerini de yaratıcılarını da sayıca geride bırakarak, onun kamudaki ve görünürdeki kültür tekeli konumunu ortadan kaldırdı. İktisadi kaynakları ve iktidarları azalan varlıklı patronlar artık sanatçıları himaye edemez duruma geldiklerinde, yüksek kültür yaratıcıları da saray ve soylular topluluğunu bırakıp kendilerine başka yerlerde yeni destekler, yeni izleyiciler aramak zorunda kaldı. Sonunda kendilerini, “kültür pazarı” denebilecek bir yerde popüler kültürle yarışmak durumunda buldular.

Bu değişiklikler sadece, artık açık açık “yüksek” olarak tanımlanan kültürün pek çok yaratıcısı açısından sakıncalı ve çekinceli olarak görülebilirdi. Soyluluğun ve sarayın düşüşü, saygınlıklarını, destek kaynaklarını ve ayrıcalıklarını azaltmıştı. Popüler sanatlar için kurulan ve gittikçe yükselen dev pazar, onların kültürel standartlarında ciddi bir düşüş anlamına gelmekle kalmıyor, aynı zamanda düşük konumdaki, düşük eğitimli yeni kamuların standardını saptama konusunda da denetimlerini kaybetmelerine yol açıyordu. Bu süreç içinde sanatçılar, bir zamanlar patronlarına boyun eğerken çektikleri aşağılanmaları, ezilmeleri unuttular; izleyicilerinin garantisini ve iktisadi desteklerini kaybetmiş olmakla birlikte kazandıkları özgürlüğün ve onurlu saygınlığın değerini bilemediler. İzleyici sorununu çözmek için izleyiciye olan gereksinimlerini yadsıdılar, yalnızca kendileri ve çalışmalarının değerini bilecek akranları için sanat yaptılar. Sonuç olarak, iktisadi destek almak için bağımlı oldukları yeni kamuları hor gördüler, onlara tepeden baktılar. Halbuki yeni kamular sanatçılara eskisinden çok daha büyük özgürlükler ve ödüller sunuyordu. Sanatçının bir deha olduğu yolundaki inançlar, zaman içinde romantik sanatçı imgesine dönüştü ve kültürü, soyluluktan ayrıldıktan sonra kaybettiği saygınlıkla yeniden donattı [15].

Bu gelişmelerden anlaşıldığına göre kültür yaratıcıları konumlarında ve ellerinde bulundurdukları iktidarda hatırı sayılır ve hızlı bir değişikliğe uğramış, kimileri de toplumsal devingenliklerinde ciddi bir düşüş yaşamıştır. Bu düşüş, seçkin patronlar arasında gerici siyasal ve toplumsal akımların gelişmesine yol açarken, sanatçılar ve aydınlar arasında da bir içerleme ideolojisi üretmiştir. Bu ideoloji yalnızca romanlarda ve eski düzenin geçmesine yanıp yakınan öteki içeriklerde dile getirilmemiş, aynı zamanda kitle kültürü eleştirisinin aldığı anlatım biçiminde de kendini göstermiştir.

Eleştiriyi uyandıran koşullar ilk önce Avrupa’da geliştiği için, eleştiriler de çoğunlukla Avrupa’dan ya da Avrupalı seçkinlerin soyundan gelen veya onları kendilerine örnek alan Amerikalılar arasından çıkmıştır.

Son onyıllarda eleştiriye katkıda bulunan ve onu yaygınlaştıran yazarlar çoğunlukla iki ayrı siyasal görüşü yansıtıyordu. Bir grup tutuculardan oluşuyordu. … İkinci grup eleştirmeni ben burada sosyalistler adı altında topluyorum, ancak bunlar Marksizm içinde yalnızca belirli bir görüşü temsil ediyorlardı, bugün de hepsi kendini sosyalist veya Marksist olarak görmüyor. … Kitle kültürünün sosyalist eleştirileri de kimi bakımlardan tutucularınkini andırıyordu, ancak sosyalistler siyasal demokrasiye ya da toplumsal ve iktisadi eşitlik kavramlarına düşmanca yaklaşmıyorlardı.

Sosyalist eleştirmenleri tutuculardan ayıran bir başka nokta da kültür sorununun nedenlerinin çözümlenmesine ilişkindi. Tutucular popüler kültürün varlığını, izleyicilerinin yetersizliklerine, eksikliklerine bağlıyorlardı. Oysa sosyalistler kabahati kitle toplumunda ve kültür sağlamak için pazar ekonomisi düzeneklerinin kullanılmasında buluyorlardı: Bunlar yüzünden halk kültürü yok olmuş; bunlar yüzünden halk kültürünün yerine insanların kullanmak istemediği, ancak engelleyemedikleri, karşı koyamadıkları için çaresiz tüketmek durumunda kaldıkları ticari popüler kültür gelmişti. Tutucular popüler kültüre saldırıyordu, çünkü halk kitleleri denilen grupların siyasal, iktisadi ve kültürel gücünün artmasından hoşlanmıyorlardı; buna karşılık sosyalistler, bu kitlelerin proleterlikten kurtulduktan sonra yüksek kültürü veya sosyalistlerin haklarını korumasını kabul etmemelerinden dolayı hayal kırıklığına uğramışlardı. Popüler kültürün ortaya çıkışını ve yükselişini farklı biçimlerde açıklasalar da, her iki grup da popüler kültürün iktidarından korkuyordu, kültürel demokrasinin istenir bir şey olduğu fikrini reddediyordu ve popüler kültürden, onu üreten kurumlardan ve onu izleyen kamudan kaynaklandığını düşündükleri ciddi tehlike karşısında yüksek kültürü savunma gereği duyuyordu [16].” (ss. 76-79)

“Kitle kültürü eleştirisinin gelişmesine yol açan koşullar aynı zamanda belli başlı önyargıları da beraberinde getiriyordu. İlkine tarih yanılgısı diyorum: Karamsar bir biçimde, tarihin gerileyen bir süreç olduğu görüşünde olanlar, kentli sanayi toplumu ile onun popüler kültürünün, küçük, birbirine bağlı cemaatler ile onun halk kültürünün yerini almasından bu yana, yaşam niteliğinin sürekli bir düşüş içinde olduğunu varsayıyorlar. Böylesi bir karamsarlık, toplumsal konumları aşağı doğru giden gruplar arasında sık görülüyor, çünkü kendi nüfuzlarını yitirmelerini toptan bir toplumsal çürüme kuramı ile açıklayarak abartıyorlar. Ancak tüm kanıtlar, o eski harika günlerin o kadar da harika olmadığına, eleştirmenlerin geçmişe ilişkin görüşlerinin tarihsel çözümlemeden çok tarihsel yanılgıya yaklaştığını işaret ediyor.

Bu tarih görüşü, halk kültürünü yaratıp keyfini çıkartan mutlu bir köylülüğün romantik bir biçimde resmedilmesiyle başlıyor, pek çok köylünün insanca koşulların çok altında, feodal derebeyleri ve tüccarlar tarafından sömürülerek, açlığa, salgın hastalıklara ve rasgele şiddete her gün sıradan olaylarmış gibi maruz kaldıklarını, zorla göz ardı ediyor.

Aslında halk toplumu denilen yaşama biçiminden modern topluma geçen insanlar arasında yapılan araştırmaların gösterdiğine göre, çağdaş toplumlar aleyhindeki suçlamaların pek çoğu sanayi öncesi dönemlerde de, erken sanayi toplumlarında da geçerliydi, ancak toplumların varlık ve refahı arttıkça durum değişiyordu. Halk toplumlarındaki dayanışma ve “cemaat” için duyulan nostaljiyi bir yana bırakacak olursak, hem sanayi öncesi hem erken sanayi toplumlarındaki insanlar çoğunlukla kendi çıkarlarını korumaktan aciz oldukları düşünülen, kayıtsız, boyun eğen, soyutlanmış bireylerdi. Kendileri hakkında karar verme ve kendilerini savunma gücünden, oy kullanma hakkından yoksun olan bu insanlar, kısıtlayıcı grup baskılarıyla, hem dini hem de din dışı seçkinlerin boyunduruğu altında yaşıyorlardı [17].

Yalnızca modern sanayi toplumunda yaşayan sıradan insanlar bu baskılardan kurtulup özgürleşebildiler. İçlerinde varlıklı olanlar, Daniel Lerner’ın deyişiyle, katılımcı bir toplumun, kendi görüşlerini üreten, hatta içinde yaşadıkları toplum demokratikse, kendi kaderlerini belirleyen üyeleri olmaya başladılar. (Ancak işin tuhafı, insanların katılımını artıracak koşullar geliştikçe toplumdaki karmaşıklığın da artması, işlevlerin ve iktidarın merkezileşmesini kolaylaştırıyor, bu da bireylerin katılımlarıyla toplumu etkileyebilme yetisini azaltıyor). Dahası, bir bakıma eğitimin de yaygınlaşması sayesinde, sıradan insanların kendilerini bireyler olarak görebilmeleri, kendilerini yetiştirebilmeleri ve hümanistlerin savunduğu özerklik ve bireysel yaratıcılık gibi değerleri istemeleri söz konusu olabildi.

Popüler kültür, sıradan insanların kişilere dönüşebilmesine olanak sağlayan süreçte, kimliklerinin gelişmesinde, yaratıcılığa ulaşmalarında ve kendilerini ifade etme yolları bulmalarında yararlı bir rol oynamıştır. Popüler kültür bu değişikliklere yol açmamıştır, yalnızca örnekler sağlayarak ve fikir vererek zaten eğilimli insanların bunlara ulaşmalarına yardımcı olmuştur. Örneğin, içerik bakımından kitle medyası her zaman bireyselciliğin ve kişisel özgürlüklerin gerçek savunucusu olmuştur; televizyon öncesi devrin Hollywood filmlerinden büyük bir kısmı, kendilerini ana baba otoritesinden kurtarıp özgürleştiren, kendi adlarına davranmayı öğrenen kahramanları konu edinmiştir – bu davranışlar çoğu zaman şiddete yönelik ve yasadışı olsa bile [18]. Orta ve yüksek sınıfların yaşama biçimini konu edinen veya idealize eden sinema filmleri, göçmenlerin Amerikanlaşmasına ve orta sınıflaşmasına yardım eden örnekler yaratmışlar, yoksul insanlara da, şimdi de yaptıkları gibi, yoksulluk olmadığı zaman yaşamın nasıl bir şey olacağını gösteren resimler sunmuşlardır. Belki gerçekten de medya insanların toplumsal merdivende yukarı doğru tırmanmalarını özendirecek bir istek yaratmamıştır -yoksul insanlar arasında bu arzuları yalnızca mutlak yoksunluk ve göreli yoksunluk geliştirir- ama, bu istekleri canlandırmaya yardım etmiştir. Radyo, sinema ve televizyondaki pembe diziler ev kadınlarını, kendi sorunlarına çözüm getirirken kullanabilecekleri bilgilerle donatmış, her ne kadar pembe dizi kahramanlarının sorunları izleyicilerinin günlük yaşamlarında karşılaşmayacakları cinsten sansasyonel ve tuhaf sorunlar olsa da, insanların bireyler olarak kendi toplumsal ve duygusal sorunlarını kendi çabalarıyla ve doğru bilgilenmeyle kendi başlarına çözebilecekleri dersini vermiştir. Popüler dramlar ve melodramlar, Westernler de dahil olmak üzere, sınırsız çeşitlilikte etik ve ahlak sorununu iredelemiş ve çözümlemiştir – tarihsel veya hayal ürünü bağlamlarda olsa bile. Bugün de pek çok televizyon dizisinde ırk ayrımcılığı, gruplar arası evlilikler, alışılmışın dışındaki davranışlara hoşgörü gösterme ve benzeri konu ele alınıyor. Olaylar belki çok ender günlük hayatta yaşandığı gibi sunuluyor, sorunlar da hemencecik, biraz fazla kolay çözüme kavuşuyor, ama yine de izleyiciye kendi durumuna uyarlayabileceği fikirler veriliyor. Ev kurma, ev ve bahçe dergileri, önerdikleri dayama döşemeler insanlarda olandan çok daha büyük masrafları gerektirse bile, okuyucuyu yaratıcı olmaya, estetik doyuma ulaşma yolunda özendiriyor.

Eleştirmenler, yüzeysel doyumlar sağladığı ve yanlış bilgiler verdiği gerekçesiyle popüler kültüre burun kıvırıyorlar ama o kültürü izleyicilerinin bakış açısından göremiyorlar. İzleyicilerin de kendileri kadar eğitimli olduğunu ya da olması gerektiğini varsayan eleştirmenler, onların da bireyciliğe ve sorunlarına bireysel çözümler getirmeye zaten alışkın olduklarını, kendilerini ifade etmek ve yaratıcılık konusunda eğitilip toplumsallaştırıldıklarını, sorunlarını doğrudan ve akılcı bir biçimde çözebilecek yatkınlıklarının olduğunu ve kaçış veya eğlenmeye gereksinim duymadıklarını sanıyorlar. Eleştirmenler kendi kültürlerinin esaslarını ve doğrularını abartmakla birlikte -yüksek kültür de izleyicilerine kaçış fırsatı  ve sorunlarına düzmece çözümler sunuyor- ortalama Amerikalıların yaşamlarına ilişkin pek az şeyden anlıyor. İşçi sınıfından, hatta orta sınıftan pek çok Amerikalı hâlâ kendilerini geleneksel aile kültürlerinden özgürleştirme, kendi gereksinimleriyle, kendi değerleriyle nasıl bireyleşeceklerini öğrenme sürecindeler. Örneğin ev dekorasyon dergileri, evini ana babasının veya komşularının her zaman döşediğinden daha farklı, kendine özgü bir biçimde döşemeye karar veren bir ev kadını için, yalnızca kendini bireysel olarak anlatmaya çalışmasını cesaretlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda çeşitli beğeni kültürlerinden bir dizi seçenek sunarak kendi beğenisini geliştirmeye başlaması için de fırsat sağlıyor [19]. Aynı şekilde, popüler kadın dergilerinde yer alan kadın özgürlüğü konusundaki bir yığın makale, kadınların kendi bağımsızlığı için savaşım başlatmasına izin veren fikir ve duyguları edinmesine yardım ediyor.

Ancak, şu ileri sürülebilir: Daha sıradan insanların halk kültürünün sınırlayıcı geleneğini ve feodaliteyi bıraktığı dönemlerde yüksek kültüre katılmaları özendirilebilseydi, popüler kültür gereksinimi daha ortaya çıkmadan kaldırılmış olurdu. Ancak o zamanlar sıradan insanlar yüksek kültüre erişemiyorlardı. Yüksek kültürü destekleyen toplumsal ve siyasal seçkinler, yalnızca genel olarak seçkinlerin etkinliklerine halkın katılmasını engellemekle kalmadı, aynı zamanda yüksek kültüre katılmak için gerekli olan ekonomik ve diğer zorunlulukları toplumun geri kalanıyla paylaşmak için de hiçbir çaba göstermedi. Yirminci yüzyıla dek çoğunlukla, yüksek gelir gruplarından olanlar, düşük gelir gruplarından olanların eğitilmesi yanlısı değildi, çünkü okuryazarlığın yaygınlaştırılmasının yalnızca devrime yol açacağından, ayrıcalıklarını kaybedeceklerinden korkuyorlardı.

Bugün eğitime böylesi bir karşı çıkma pek görülmüyor, ama bu sefer de popüler kültür kullanıcıları, onlarca yıldır kitle medyası ürünleri izleye izleye başka hiçbir şey beğenmeyecek bir biçimde koşullandırılmış insanlar olarak tanımlanıyor. Elimizde kitle medyası içeriğinin kısmen eski popüler kültürlerden, hatta eski halk kültürlerinden alındığı yollu bir miktar tarihsel kanıt bulunmakla birlikte, popüler kültür kullanıcılarının koşullanmış  olup olmadıkları, şimdiye değin kimsenin yanıtlamadığı görgül bir soru. Bugünkü popüler kültür, radyonun ve sinemanın icadıyla ortaya çıkmadığına, yüksek kültür kadar eski olduğuna göre, öyle basitçe, bir şartlanma sürecinin sonucu olarak açıklayamayız.

Tarihsel yanılgı iki önyargıya daha dayanıyor. Bunlardan birincisi, sıradan insanları ve onların estetik yeteneklerini hor görme. Daha önce değindiğim, medyanın izleyici üzerinde Pavlovcu bir etki kurduğu, izleyiciyi istediği duygu ve düşünce doğrultusunda kandırabileceği inancı bu önyargıyı gösteren iyi bir örnek.

Tarihsel yanılgıdan kaynaklanan ikinci önyargı da bugünkü yüksek kültürün bütün çıktılarının geçmiş yüksek kültürlerden kalan tüm yapıtlarla uygun bir biçimde karşılaştırılabileceği ve Perikles Atina’sı, Elizabeth İngiltere’si ve Rönesans gibi bugün yüksek kültürün altın çağları olarak nitelendirilen dönemlerin tümünün standartlarını yakalaması gerektiği varsayımı. Bu karşılaştırmalar, besbelli ki, o toplumlardaki sıradan insanların büyük bir çoğunluğunun yoksulluk (hatta kölelik koşulları) içinde yaşadığını, doğrudan veya dolayları olarak seçkinleri beslemeye katkıda bulunduğunu, o seçkinlerin de bu sayede yüksek kültürü destekleyebildiğini unutuyor. Bu karşılaştırma toplumun niteliğini değerlendirirken yalnızca (yaşayan) yüksek kültürünün niteliğini ölçüt olarak kullandığına göre, eleştirmenler toplumun başta gelen amacının en iyi yüksek kültürün yaratılmasını sağlamak olduğunu, tüm öteki amaçların, örneğin genel refahı artırmanın ikincil kaldığını ima ediyorlar [20]. Demek ki kitle kültürünün eleştirisi aslında kendine hizmet ediyor, yalnızca yüksek kültürün çıkarlarına yöneliyor ve kendi iktidarını ve kaynaklarını olabildiğince artırmayı hedefliyor. Yüksek kültür yandaşlarının da herkes kadar kendilerine hizmet etmeye hakkı var, ama kendi çıkarlarını kamu yararı olarak göstermeye veya toplumun bütününün yüksek kültürün servetini geliştirmek üzere çaba harcaması gerektiğini ileri sürmeye hakkı yok.

İşte popüler kültür eleştirisinin don önyargısı da bunun bir devamı – ben buna yaratıcıya yönelme diyorum. Daha önce de önerdiğim gibi, kültürün herhangi bir bölümü iki yönden değerlendirilebilir – yaratıcısı yönünden veya kullanıcısı yönünden. İlki, kültürün onu yaratan insanlar için var olduğu görüşündedir; izleyicilere doyum sağlamaya kalkışmayı yadsır. İkincisi ise kültüre kullanıcılarının bakış açısından yaklaşır ve kültürün ne dereceye kadar onların isteklerini, gereksinimlerini karşıladığını sorgular.

Yüksek kültür yaratıcıya yöneliktir; estetik anlayışı da eleştiri ilkeleri de bu yönelişe bağlıdır. Yaratıcının niyetlerinin son derece önemli, ancak izleyicilerin değerlerinin neredeyse konu dışı olduğu inancı, yaratıcıyı izleyiciden koruma görevini yerine getirir. Her yaratıcının bir dereceye kadar şu veya bu izleyici grubuna yönelmesi gerektiği gerçeğini göz ardı eden bu inanç, yaratıcıların işini kolaylaştırmaya yarar.

Bütünüyle kullanıcıya yönelik olan popüler sanatlar, izleyicilerin değerleri doğrultusunda onların isteklerini karşılamak için vardır. Yüksek kültürün popüler kültüre düşmanlığını ve kitle kültürü eleştirisinin tonunu açıklayan en temel neden de bu olsa gerek. Yüksek kültür de popüler kültür kadar izleyiciye gereksinim duyar, ancak izleyicilerin kullanıcıya yönelik bir kültürün çekiciliğine kapılıp kendisinden uzaklaşacağından ya da demokratik-kültürel hakkı denilebilecek bir taleple yüksek kültürün yaratılma sürecine katılmak isteyeceğinden korkar.

Sonuç olarak, yüksek kültürün popüler kültüre, özellikle yüksek kültür içeriğini alıp kullanmasına saldırması gerekmektedir, çünkü böyle bir kullanım aynı içeriği kullanıcıya yönelik bir biçime dönüştürmektedir. Dahası, yüksek kültür, popüler kültürün düşük nitelikli ürünler, yaratıcılarının para karşılığında iş çıkartan basit tüccarlar, izleyicilerinin de estetik standartları olmayan kültürel açıdan ezilmiş insanlar olduğunu düşünmek gereğini duyar. Eğer yüksek kültür yaratıcıya yönelik tutumunu korumak istiyorsa, yalnızca kendisinin estetik standartlar rehberliğinde ürün verdiğini, yalnızca kendi yaratıcılarının ve izleyicilerinin gerçekten bütünleşmiş insanlar olduğunu ve bunlardan dolayıdır ki kültürel konumunu ve iktidarını korumaya hakkı olduğunu gösterebilmesi gerekmektedir. Şu işe bakın ki, yaratıcıya yönelik tavrını sürdürebilmesi, yüksek kültürün konumunu korumasını, böyle bir konum talep etmek de kendinden daha aşağıdaki bir şeyle kendini karşılaştırmasını gerektirmektedir. Kitle kültürü eleştirisinin süregitmesinin bir nedeni de budur.

Kısacası, bu eleştiri kısmen, yüksek kültürün kültürel ve siyasal ayrıcalıklarını korumak üzere kurulmuş bir savunma ideolojisidir. Bütün benzeri ideolojiler gibi, karşıtının gücünü ve bu karşıtın var olmasına izin verilirse ortaya çıkabilecek tehlikeli sonuçları abartır. Bununla birlikte, yüksek kültür, kültür üzerindeki tekelini yitirmiş de kültür pazarındaki kimi ayrıcalıklarından ve iktidarından feragat etmek zorunda kalmış olsa bile, popüler sanatların bu denli açılıp olgunlaştığı bir dönemde bile canlılığını koruduğuna bakacak olursak, ideolojinin savunma ile ilgili bölümlerinin yüksek kültürün varlığı için eleştirmenlerin sandığı kadar gerekli olmadığını söyleyebiliriz. İdeolojinin bu bölümünün aynı zamanda sevimsiz gelmesinin nedeni de yüksek kültürü ve yaratıcılarını, kültürün ve toplumun geri kalanları pahasına korumaya çalışıyor olmasıdır. Bu süreç içerisindeki ideoloji sahte tehlikeler ve düzmece toplumsal sorunlar yaratarak popüler sanatları anlamayı ya da doğru düzgün değerlendirmeyi olanaksız kılmaktadır.” (ss. 79-87)

Dipnotlar:

[1] Örneğin bkz., Hugh Dalziel Duncan’ın yaratıcılar, izleyiciler ve eleştirmenler arasındaki ilişkinin parlak bir çözümlemesini içeren Language and Literature in Society (Chicago: University of Chicago Press, 1953), özellikle 4. bölüm.

[2] Yaratıcı-izleyici ilişkileri konusunda iki deneysel araştırma klasikleşmiştir. İkisi de Lewis A. Dexter ile David M. White’ın derlediği People, Society and Mass Communications (New York: Free Press, 1964) kitabında yer alıyor. Raymond A. Bauer, “The Communicator and His Audience” (ss. 125-140); Ithiel De Sola Pool ve Irwin Shulman, “Newsmen’s Fantasies, Audiences and News Writing” (ss. 141-159). Yaratıcı-izleyici ilişkilerinin örgütlenmesi konusundaki çözümlemeler için bkz. Paul M. Hirsch, “Processing Fads and Fashions,” American Journal of Sociology 77 (Ocak 1972): 639-659; ve Edward J. Epstein, News from Nowhere (New York: Random House, 1973). Benim kendi çalışmalarım, Rosenberg ve White, Mass Culture, ss. 315-324’teki “The Creator Audience Relationship: An Analysis of Movie-Making” ve New York Times Magazine 119 (Ocak 11, 1970): 30-45’te çıkan “How Well Does Television Cover News?” yazılarımda, daha ayrıntılı olarak anlatılıyor.

[3] Robert Faulkner, Hollywood Studio Musicians (Chicago: Aldine-Atherton, 1971), 3. bölüm.

[4] Faulkner tarafından incelenen stüdyo müzisyenlerinden bir bölümü, artakalan çalışma saatlerini, büyük ölçüde, oda müziği çalarak ve diğer yüksek kültür etkinlikleri ile uğraşarak, ya da klasik müzik eğitimi veren okullarda öğretmenlik yaparak geçiriyorlar. Ancak, bu “çift-kültürlü” etkinlik, gösteri sanatçıları için, kompozitörler için olduğundan daha kolay gerçekleştirilebilir.

[5] En önemli çalışmalar arasında, Matilda Riley ve John W. Riley “A Sociological Approach to Communications Research,” Public Opinion Quarterly 15 (güz 1951)): 445-460; ile Elihu Katz ve Paul Lazarsfield, Personal Influence (Glencoe, III.: The Free Press, 1955) bulunmaktadır.

[6] Eliot Freidson, “Communications Research and the Concept of the Mass,” American Sociological Review 18 (Haziran 1953): 313-317.

[7] Bir örnek için bkz., Herbert J. Gans, The Urban Villagers (New York: The Free Press of Glencoe, 1962), 9. bölüm.

[8] Klapper, Effects of Mass Communication. Aynı zamanda bkz., Rosenborg ve White, Mass Culture, s. 245-257’de “Social Research in Television.”

[9] Örneğin bkz. Daniel Bell, “The Myth of Crime Waves,” End of Ideology (Glencoe, III.: The Free Press, 1960), 8. bölüm, ve Theodore N. Ferdinand, “The Criminal Patterns of Boston Since 1849,” American Journal of Sociology 73 (Temmuz 1967): 84-99.

[10] The Report of the Commission on Obscenity and Pornography (New York: Bantam Books, 1970), özellikle ss. 169-309.

[11] Rosenberg ve White, Mass Culture, s. 533-534’te, Van den Haag.

[12] Wilbur Schramm, der., The Process and Effects of Mass Communications (Urbana: University of Illinois Press, 1955), ss. 50-55’te Herta Herzog, “Motivations and Gratifications of Daily Serial Listeners”. Aynı zamanda, bkz. Herbert J. Gans, The Uses of Television and Their Educational Implications (New York: Center for Urban Education, 1968).

[13] Eleştirinin bu bölümünün ana söylemi Jose Ortega y Gasset’in Revolt of the Masses (New York: Norton, 1932) kitabında bulunmaktadır. Ayrıca bkz. Rosenberg ve White, Mass Culture, s. 41-45’te aynı yazarın “Coming of the Masses.”

[14] Rosenberg ve White, Mass Culture, s. 457-473’te, Paul F. Lazarsfeld ve Robert K. Merton, “Mass Communication, Popular Taste and Organized Social Action,” özellikle bkz. s. 467. Ayrıca, beğeni-düzeylerinin düştüğü yolundaki iddiaların mükemmel bir eleştirisi için, bkz. Bauer ve Bauer, “American Mass Society,” ss. 42’den itibaren.

[15] Bu paragraftaki pek çok fikir için Peter Marris’e müteşekkirim.

[16] Kimi tutucu eleştirmenlerin siyasal tutumlarına ilişkin, bkz., örneğin, William M. Chace, The Political Identities of Ezra Pound and T.S. Eliot (Stanford: Stanford University Press, 1973) ve David Craig, The Real Foundations: Literature and Social Change (New York: Oxford University Press, 1973). Frankfurt okulu eleştirileri hakkında, bkz. Martin Jay, The Dialectical Imagination (Boston: Little Brown, 1973), 4. bölüm.

[17] Daniel Lerner, The Passing of the Traditional Society (Glencoe, III.: The Free Press, 1958).

[18] Örneğin bkz. Martha Wolfenstein ve Nathan Leites, Movies: A Psychological Study (Glencoe, III.: The Free Press, 1950).

[19] Kadınların, ev dergilerindeki fikirleri taklit etmediklerini gösteren birkaç kanıt için, bkz. Herbert J. Gans, Levittowners (New York: Pantheon Books, 1967), ss. 191-192.

[20] Bkz. Lyman Bryson, The Next America (New York: Harper and Brothers, 1952), özellikle 17. bölüm.

Kitap:

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Bir İttihatçının Ermeni Soykırımı’na bakışı

“Ermeni Tehciri’ne ilişkin bir kamuoyu oluşturma çabasının Ahmed Rıza için ne derece sıkıntılı bir iş olduğunu anlamak için onun 1894-1897 katliamlarından itibaren ana akım İttihatçılıktan ayrılan tavrını hatırlamak gerekiyor. Örneğin 1897’de Ermenilerin Abdülhamid yönetiminden dolayı tartışmasız bir şekilde mağdur olduklarını belirtiyor ve “onların acıları bizim acımızdır” (leur souffrance est la nôtre) demekten çekinmiyordu [1]. Ahmed Rıza’nın Ermenilere verdiği destek Mizancı Murad Bey’le görüş ayrılıklarına bir yenisini eklemişti (S. Aydın, 2001). 1915 ve sonrasında da Ahmed Rıza’nın, zamanında Abdülhamid’e karşı birlikte mücadele ettikleri Ermenilere karşı vefa duygusuyla, İttihat ve Terakki’yi suçladığını görüyoruz. Eylül 1915’te, tehcire tâbi tutulan Ermenilerin mülklerinin tasfiyesine ilişkin bir geçici kanun (kanun-u muvakkat) yürürlüğe girince, Ahmed Rıza bir önerge vererek, uygulamanın barış zamanına ertelenmesini istemişti (Bayır, 1957: 44). Aralık 1915’te kadük kalacak önergesi hakkında Meclis-i Ayân’da konuşurken, itirazını sadece geçici kanunlarla iş yapmanın anayasal düzende meclisin iradesine sınırlama getirdiği argümanı üzerine kurmuyor, ilaveten yapılanın zulüm olduğunu, Ermenilerin mallarının kısmen yağmalandığını söylemekten çekinmiyordu [2]. Aktar’ın (2001/2002) Meclis-i Ayân Zabıt Cerideleri‘ne dayanarak dönemin tartışmalarını incelediği çalışmasından, Ahmed Rıza’nın Kasım 1918’de Meclis-i Ayân’a “tehcir nâmı altında yapılan mezâlimin” araştırılması ve memlekette yaratmış olduğu kötü tesirlerin belirlenerek bu işlere karışanların yargılanmasını talep eden bir önerge verdiğini de öğrenmekteyiz. Önergede “bilcümle Osmanlılar hakkında birçok ef’al [fiiller] ve cinayât dahi irtikâb edilmiş ve bilhassa Arap, Ermeni, Rum vatandaşlarıma şimdiye kadar Tarih-i Osmanide emsâli görülmedik mezâlim icra olunmuştur” denilerek bir yüce Divan soruşturması isteniyordu (akt. Aktar, 2001/2002). Ahmed Rıza’ya göre gereken, siyasî kadronun yargılanmasından önce, mezalimin bireysel suç kapsamında değerlendirilmesi ve faillerin “pençe-i adâlete teslim edilmeleri”ydi [3].

Meclis-i Ayân’daki tavrına bakarak Ahmed Rıza’nın 1890’lardan 1920’lere kadar Ermenilere karşı yapılanlar hakkında her zaman tutarlı ve ilkeli davrandığı sonucu da çıkartılmamalıdır. Timur’a (2000: 72) göre 1909’da Adana’da bir kısım Ermeniler kırılırken tepki göstermemekle oportünist bir tavır sergilemiştir. Anılarında Ahmed Rıza bu dönemi “Ben hiç kabahati olmadığı halde sadece Ermeni olduğu için katledilen Ermenileri müdafaa ettim. Çünkü adalet ve devletin şiarı bunu gerektirirdi. Yoksa ordumuza düşmanlık, hafiyelik edenleri değil.” (1988: 58) şeklinde anlatmaktadır. Sadece Ermeni olduğu için katledilen Ermenilerden söz etminin, günümüzde kimi tarihçilerin benimsediği “hiçbir şey olmadı” ya da “karşılıklı oldu” gibi yaklaşımlardan farkı ortadadır.” (ss. 32-33)

[1] Ahmed Rıza, “Agitation Arménienne”, Mechveret (Supplément français), 1 Eylül 1897.
[2] Meclis-i Ay’an Zabır Cerideleri’nde Ahmed Rıza’nın 30 Teşrinisâni 1331/1915 tarihindeki oturumda yaptığı konuşmanın detaylarını izlemek mümkündür: “Kanunun bahsettiği emvali de Emvâl-i metruke diye tavsif etmek de kanunî bir şey değil. Çünkü, bu emvalin sahibi olan Ermeniler, mallarını isteyerek terk etmemişler, onlar yerlerinde teb’id edilmiş, zorla cebir ile çıkarılmış. Hükûmet, onların mallarını, memurları vasıtasıyla sattırıoyr. Bendenizin verdiğim takrirden maksadım, bu Kanunun mevki-i icraya konmamasını temin idi. Esbabını da arz etmiştim. Bu Kanun, mevki-i icraya vaz olunursa bu adamlara bir kat daha gadredilmiş olacak, çünkü mallarına talip bulunmayacak veyahut mal değer fiyatına satılmayacaktır. 100 liralık bir mal belki 10 liraya satılacaktır. Bu da, mucib-i gadirdir. Devletimiz, hiçbir vakit gadr ve zulmü kabul etmez. Onun için bâdel-müsâlâha bu Kanunun mevki-i mer’îyete konulmasını temin için bir tâdil teklif etmiştim. Halbuki şimdi, ne oluyor? Kanun ayniyle kaldı ve icra ediliyor. … Hükûmet tarafından komisyonlar gönderilmiş, bu emvâl bakılıyormuş, felan oluyormuş, bundan bir şey çıkmaz. Ben, malımı satmağa razı olmazsam kimse cebren bana sattıramaz. Kanun-u Esâsinin 21inci maddesi buna manidir. Eğer bu memlekette Kanun-u Es’asi ve Meşrûtiyet varsa bu olamaz, bu bir zulümdür. Beni kolumdan tut, köyümden dışarı at, malımı ve mülkümü de sonra sat; bu hiçbir vakit de caiz değildir. Bunu ne Osmanlıların vicdanı kabul eder, ne de kanun. … Ermenilerin malı, kısmen yağma edildi; kuvve-i Teşrîyye kanunu red edinceye kadar elde bir şey kalmayacak, yapılacak şeylerin hepsi yapılmış olacak.” Meclis-i Âyan Zabıt Ceridesi, devre: 3, içtima senesi: 2, cilt 1, TBMM Basımevi, Ankara, 1990, s. 133-134.
[3] Ahmed Rıza’nın önergesine bazı Meclis-i Ayân üyelerinin “Zulmedenler bizim İttihat ve Terakki komitecileridir. Türk milleti değil, Osmanlı milleti de değil…” diyerek karşı çıkmaları üzerine Ahmed Rıza, “Hulasaten tekrar edeyim ki, ben memlekette cinayâtın faili olarak İttihat ve Terakkiyi veyahut diğer bir unsuru tanımam. Yalnız, Kuvve-i İcrâiyyeyi [yürütme erkini] tanıtım. Kuvve-i İcrâiyyede İttihat ve Terakki yoktur. Harpten cinayâttan Hükümet-i İcrâiyye mesuldur. Bir cemiyet-i hafiyye [gizli cemiyet] veya başkaları bu gibi ef’al-i cinâiyyeyi [cinayet fiillerini] teşvik eylemiş ise, ona müsaade ettiğinden dolayı kabahat yine hükümetindir. Vazifesini ifa etmeyen hükümettir. Hükümet ise maatteessüf Türk hükümeti olduğu için, Türkün çektiklerini ortaya alenen koymadım. Evet, onlar da mazlumdur. O hükümet, Türke de acımamıştır.” demiştir (akt. Aktar, 2001/2002).

Makalenin alıntılanan kısmında atıfta bulunulan kaynaklar:
Ahmed Rıza (1988) Ahmed Rıza Bey’in Anıları, Arba Yayınları, İstanbul.
Aktar, A. (2001/2002) “Son Osmanlı Meclisi ve Ermeni meselesi: Kasım-Aralık 1918”, Toplum ve Bilim, 91, 142-165.
Aydın, S. (2001) “İki İttihat-Terakki: İki Ayrı Zihniyet, İki Ayrı Siyaset”, Alkan, M. (der.) Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce: Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, cilt I içinde, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 117-128.
Bayur, Y. H. (1957) Türk İnkılâbı Tarihi, cilt III, 1914-1918 Genel Savaşı, kısım 3, 1915-1917 vuruşmaları ve bunların siyasî tepkileri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
Timur, T. (2000) 1915 ve Sonrası: Türkler ve Ermeniler, İmge Kitabevi, Ankara.

Makale:

Turan, Ömer (2009) “Oryantalizm, sömürgecilik eleştirisi ve Ahmed Rıza: Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken İflâsı’nı yeniden okumak”, Toplum ve Bilim, 115: 6-45. İstanbul: Birikim Yayınları.