Beğeni kültürlerinin ve kamularının değerlendirilmesi

“…[Ö]zel yaşamlarında toplumbilimciler de herkes gibi bir beğeni kültürüne aittir ve kültürel seçimleriyle öteki beğeni kültürlerinin ölçüleri ve içeriklerine ilişkin özel değerlendirmelerini bu beğeni kültürüne uygun olarak yaparlar. Herkes gibi onlar da beğenmediklerini “pek entel” ya da “çok kıro” diye mahkûm ederler. Ancak, eğer bir toplumbilimci kamu politikasında söz sahibi bir görev üstlenecek olursa, kendi özel seçimlerini ya da değerlendirmelerini başka insanlara zorla benimsetemez. Onların kendi özel değerlendirmelerini hesaba katması, kamu politikasını öyle oluşturması gerekir. Kamu politikasının onların önünde el pençe divan durması gerekmez ama onları hepten de göz ardı edemez.

Ancak, kitle kültürü eleştirmenleri tam da bu yapmamaları gerekeni yapmışlar, kendi özel değerlendirmelerini kamu politikası konumuna getirmişler, öteki insanların özel değerlendirmelerini göz ardı etmekle yetinmemişler, onları hepten yok etmenin yollarını da aramışlardır. Eleştirmenler herkesin, onların ölçülerine uygun olarak yaşamaları, yüksek kültüre dört elle sarılmaları istemiyle ortaya çıkar. Ancak, nasıl öteki beğeni kamuları yalnızca kendi ölçütlerinin beğenilebileceğini benzer bir biçimde savunsalar haklı çıkmazlarsa, eleştirmenlerin bu istemi de demokratik ve çoğulcu bir toplumda haklı çıkartılamaz.” (ss. 169-170)

“…[B]en, çeşitli kültürler arasından seçim yapabileceği ayrışık bir toplumda insanların, gelişmelerine olanak tanıyan istedikleri bir kültürel içeriği seçebileceklerini düşünüyorum, eğer gelişmek istemiyorlarsa, zaten hiçbir kültür onları gelişmeye ikna edemez.” (ss. 171)

“…[H]angi kültürün kamu çıkarına olduğuna, hangisinin olmadığına karar vermeye yeltenmek bile kültürel diktatörlük olasılığını gündeme getirir.” (ss. 171)

“İnşaatında çalışan işçilerin sömürülmesi sayesinde ortaya çıkan kamusal bir anıt çok güzel olabilir, hatta öyle güzel olabilir ki, tarih boyunca pek çok kimse tarafından bütün öteki kamu binalarının karşılaştırıldığı bir ölçü olarak kullanılabilir, ama ben bu anıtın toplumsal olarak istenilebilir bir kültür örneği olduğunu düşünmem.” (ss. 172)

“…[K]endi eğitim birikimlerine uygun olan estetik ölçüler edindiği ve bunları uyguladığı ve bu birikimi yansıtan beğeni kültürlerine katıldığı için insanları eleştirmek … yanlıştır.” (ss. 176)

“…[B]en insanlara, başkalarının onların iyiliğine olduğunu düşündüklerini vermenin hiç de istenir bir şey olduğuna inanmıyorum.” (ss. 184)

“…[U]ygulanacak herhangi bir sansür, ortadan kaldırması beklenen her tür zararlı etkiden çok daha zararlı olmaktadır. Elbette, kendilerini ya da çocuklarını şiddet, erotizm ya da değer yargılarıyla çatışan başka tür içeriklerle karşı karşıya getirmek istemeyen insanlar kendileri adına özel sansür uygulamakta özgürdür, ancak bu işi kendi yerlerine hükümetin ya da medyanın yapmasını beklemeye ve öteki insanlar bu tür içerikten yoksun bırakmaya hakları yoktur.” (ss. 188)

“Şu anda yaşamakta olan insanların refahı ve doyumu, eninde sonunda anlamsız bir yarışmanın var olmayan bir kayıt tutucusu için bir araya getirilen kültürel kayıtlardan çok daha önemlidir.” (ss. 189)

“…[İ]nsanlar önlerine boşaltılan her olguyu ya da düşünceyi olduğu gibi kabul eden alıcılar değildir. İnsanlar daha çok, yalnızca kendilerini ilgilendiren, doğrudan kaygılandıran konularda harekete geçme eğilimindedirler. Ancak o zaman bu konularla ilişkili olduğunu düşündükleri, kendi değerlerine de uygun olan bilgi türlerini seçerler. Daha önce de değinmiş olduğum gibi, bu değerleri hiçe sayan bilgileri, seçici algılamanın yardımıyla, olduğu gibi yok sayarlar ya da ayıklarlar. Gerçi insanların kimi zaman eksik ya da tamamen yanlış bilginin tuzağına düşürüldükleri doğrudur, ama kimi zaman da yanlış bilgiyi kendileri kabul ederler, hatta özellikle seçerler. Bunu söylemekten amacım yanlış bilgi verilmesini meşrulaştırmak ya da bilgilendirmeyi olduğu gibi kısmak değil. Ama insanlar yalnızca işitmek istediklerini işitiyorlarsa, ne kadar yüksek sesle bağırılırsa bağırılsın, daha değişik bir içerik onlara ulaşmayacaktır. Bu söylediklerimden hiç bağırılmasın sonucu da çıkmasın, ama kendi başına bağırmanın etkili olacağı konusunda yanlış bir güven oluşmasını esinlendirmek istemiyorum. Bu gözlemler, olgulara ve düşüncelere sansür uygulanmasını meşrulaştırmak anlamında da yorumlanmamalı; çünkü her zaman birileri böylesi olgu ve düşüncelere gereksinim duyabilir. Benim vurgulamak istediğim nokta yalnızca şu: Olgular, düşünceler ve başka içerikler her zaman kültürel tanışmışlığın ve seçici algılamanın süzgecinden geçer.” (ss. 192)

“…[İ]nsanlar kendi ekonomik çıkarlarının karşısında oy kullanabilirler, ama bu her zaman ille de bilgisiz olmalarından değil, kimi zaman da, ekonomik çıkarlarından çok daha önemli buldukları kendilerine göre başka tür amaçlarının bulunmasından kaynaklanabilir. … [E]ğitilmiş olanlarla eğitilmemiş olanların oyları arasındaki karşıtlık çoğu zaman aralarındaki anlaşılmayan bir amaç farkını yansıtır. Bu fark eğitilmiş olanlarca, eğitim eksikliğinden kaynaklandığı ve daha iyi bilgilenmeyle ortadan kalkacağı biçiminde yanlış yorumlanır.” (ss. 193)

“…[H]ükümetler, siyasal karşıtlarına yardımcı olmaya, üzerinde fikir birliğine varılmamış olan programlamalara fon ayırmaya ya da kendileri için siyasal tehlike yaratacaksa, basın özgürlüğünü bile desteklemeye, ancak ender olarak eğilim gösterirler.” (ss. 202)

“…[Y]apılacak bir tarihi çözümleme, kültürel yeniliğin daha çok kültürel ast-üst düzeni içindeki tepedekiler arasından değil de, aşağıdan, yani yoksul ve güçsüz olanlar arasından çıktığını ortaya çıkartabilir. Bir başka yenilik kaynağı da, orta yoldan sapkın olan gruplar arasında bulunacaktır. Örneğin, gay kültürü çoğunlukla yenilikçidir, çünkü daha çok kimse kimliğini açıkladıkça, hâlâ yaratılmaktadır.” (ss. 210)

“Tutucular, yüksek kültür yaratıcılarının gücünü, özgürlüğünü ve kaynaklarını olabildiğince arttıracak kamu politikalarını istiyor, ancak yüksek kültür kamusunun büyüklüğünü arttıracak toplumsal ve iktisadi politikalardan söz etmiyorlar. Bir başka deyişle, herkesin katılımına izin vermeden, toplumun yüksek kültürü desteklemesini istiyorlar. Bu durum biraz, temsil edilmeden vergi vermeye benziyor.” (ss. 233)

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Beğeni kültürleri arasındaki öze ilişkin benzerlik

“…[N]asıl yüksek kültür kamuları soyut ekspresyonist resimlerin ve son moda İtalyan tasarımı mobilyaların güzel olduğunu düşünüyorsa, aşağı kültür kamuları da aynı biçimde, takvim resimlerinin ve aşırı doldurulmuş mobilyaların güzel olduğunu düşünebilir; aralarındaki fark yalnızca duygularını dile dökmekte kullanabilecekleri estetik sözcüklerdedir. Yüksek kültür ev kadınları okulda iç mimari eğitimi görmüş olabilir ya da profesyonel dekoratörler tutabilir, ama mobilya almaya mali gücü yetiyorsa, her beğeni kültüründeki her ev kadını, odalarını döşerken estetik ölçülerini gösteren güzel bir yapıt ortaya çıkartmanın yollarını arar. Bu süreç içinde, tıpkı eğitim görmüş dekoratörün yaptığı gibi, biçimin, rengin ve tek tek parçalar arasındaki ilişkinin ne olacağına karar verir. İki ev kadını, ölçüleri konusunda aldıkları eğitimin miktarında, ölçülerini hayata geçirmek için ellerinde bulunan beceri ve kaynaklarda, seçimlerini dile dökebilecekleri sözel akıcılıkta ve kuşkusuz, ölçülerinin içeriğinde, yani neye güzel dedikleri konusunda farklılaşsa da, her ikisi de güzele erişmek için çaba harcadıkları için benzer durumdadırlar.” (ss. 152)

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Toplumsal konum olarak daha aşağıda yer alan bir kamunun beğendiği kültürü reddediş

“Kültürel seçimler konusundaki kararlar çoğu zaman toplumsal konumla ilgili düşünceleri yansıtır; öyle ki, aşağı konumdaki bir kültür, kendinden daha yukarı konumdaki bir kültürden içerik alacak olursa, yüksek kamu, o içeriği hemen kültürel repertuarından çıkartıverir.” (ss. 149)

“…[H]angi kültürden olursa olsun, insanlar, kendilerininkinden daha aşağıdaki bir kültürde popüler olan herhangi bir içeriği kullandıklarını itiraf etmekten kaçınıyor. Sonuç olarak bu insanlar, çoğu zaman açıktan açığa iyi olduğunu düşündükleri içerikle kendilerinin özel olarak seçtikleri içerik arasında bir ayrım getiriyorlar.” (ss. 151)

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Sansür ve erotik içerik

“Kimi zaman erotik içerik, kültürel ve siyasal gücü elinde bulunduranları başka nedenlerle ve başka (cinsellik dışı) bir zeminde tehdit eden bir içeriği ortadan kaldırmak amacıyla, yalnızca bir bahane olarak kullanılır.” (ss. 147)

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Siyahlar ve kitle medyası

“Zenci mahallelerindeki başkaldırılar, sonunda medya yetkili yöneticilerinin, zenci sanatçıların işe alınmaları konusunda uzun zamandır istemde bulunan insan hakları gruplarını* dikkate almalarına neden olunca, yavaş yavaş, gerek zenci sanatçılar, gerekse zenci içerik eğlence programlarında boy göstermeye başladı. 1970’lere gelindiğinde, “prime-time” denilen, en çok izlenen akşam saatlerindeki televizyon programlarında bile zencileri konu edinen birkaç komedi dizisi gösterilmekteydi. Örneğin Sanford and Son ve Good Times zenci izleyicilere olduğu kadar beyazlara da seslenen dizilerdi. Her iki dizi de komedi anlayışını bir çeşit sınıf sorunsalı etrafında oluşturduğu, ana rollerde oynayan kişiliklerin orta sınıf saygınlık ölçülerine uyumunu konu edindiği halde, bir yandan da beyazlardaki zenci tiplemesini sorgulamaktan geri kalmıyor, beyazların zenciler karşısındaki davranışlarını ve beyazların egemen olduğu kurumları, pek öyle militan zenciler kadar olmasa da, olabildiğince sivri bir şekilde eleştiriyor. Bu eğilim ilk olarak All in the Family dizisindeki Archie Bunker’ın genç zenci komşusu Leroy’la birlikte ortaya çıkmıştır. Olaylar öyle gelişmiştir ki Leroy bu popüler program içerisinde her zaman zeki birisi olarak sunulan ender tiplerden biri olarak karşımıza çıkmış, ırk sorunlarına ilişkin eleştirel gözlemleri komedi malzemesi olarak harcanmamıştır. Buna benzer bir biçimde, teelvizyonda ve öteki aşağı sınıf medyasında, çevre sorunları ile kadının özgürleşmesi gibi konulara da popüler dram ve komedi programlarının içinde yer verilmiştir. Gerçi bu izleyicilerin ilgisinden çok program yapımcılarının, medya yaratıcılarının kendi kişisel kaygılarından ya da yeni hikâye konuları aramalarından kaynaklanmaktadır ama sonuç benzerlik göstermektedir.” (ss. 139-140)

*Burada insan hakları grupları olarak karşılanan “civil rights groups“, ABD’de daha çok ırk eşitliği için savaşım veren grupları tanımlar. (ç.n.)

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Kültür ve siyaset

Her ne kadar çoğu beğeni kültürü açıktan açığa siyasal bir görünüm sergilemiyorsa da, her kültürel içerik, siyasal sayılabilecek ya da siyasal sonuçlar doğurabilecek birtakım değerler taşır. Örneğin, televizyondaki en basit bir aile komedisi bile, kadınlarla erkekler, ana-babalarla çocuklar arasındaki ilişkiler konusunda bir şeyler anlatır. Bu ilişkiler belirli değerleri, belirli iktidar sorunlarını içerdiği ölçüde siyasaldırlar – her ne kadar o ilişkiler sorgulanıncaya kadar farkına varılmasa da. Sonuç olarak, reklamlarda kadınların cinsel nesneler olarak kullanılması, ancak kadın özgürlük hareketleri başladıktan sonra siyasal bir sorun olarak ortaya çıkmıştır.

…[K]itle kültürü eleştirisi, hem tutucu hem sosyalist siyasaları savunan, kısmen siyasal bir söylemdir. Ancak, yeni radikal kültürlerin ve zenci kültürünün en önemli katkılarından biri, ister yüksek ister alçak olsunlar, tüm orta yolcu beğeni kültürlerinin birtakım siyasal varsayımlar ima ettiğini belirlemek, kültürün tümünün siyasal ipuçları verdiğini savunmak olmuştur. Kitle kültürünün sosyalist eleştirmenleri zaten tutucu siyasi değerlerin popüler kültür üzerindeki etkilerine işaret etmiş, ancak aynı eleştirmenler yüksek kültürdeki benzer değerlerin üzerinde durmamışlardı. Sonuç olarak, radikaller ve militan zenciler yüksek kültürde bulunan tutucu değerleri belirledikleri zaman, yüksek kültürün hem sosyalist hem de tutucu savunucuları rahatsız olmuşlardır. Radikaller kültürün siyasetin “üzerinde” kalamayacağını söyledikleri zaman, yüksek kültürün kimi savunucularının bunu kültürün siyasallaştırılması olarak küçük görmeleri de eşit derece önemlidir. Siyasallaştırma, yüksek kültürde (ya da popüler kültürde) yer alan siyasal değerleri göze görünür kılmak, bu değerlerin tartışılmasını sağlamak ve kültürün tutucu ya da radikal olarak eleştirilmesine yol açmak gibi işlevler görür.” (ss. 137-138)

“…[B]ütün beğeni kültürlerinin siyasal olduğu her ne kadar doğru bir sav ise de, bu sav ancak siyasete önem veren insanlar açısından siyasal anlam taşıyor, nüfusun geri kalanı ise, kendi beğeni kültürlerinde saklı olan siyasal değerlere pek aldıracak gibi -ya da onların ayırdına varacak gibi- görünmüyor. Toplumda böyle değerler egemen olduğu zaman, çoğunlukla bunların siyasal olmadığı varsayılır, hatta bu değerlerin foyasının -özellikle güçsüz gruplar tarafından- tekrar tekrar meydana çıkartılması bile, pek bir içerik değişikliğine yol açmazlar. Örneğin, 1960’ların sonlarından bu yana, zencilerin karşı çıkışları -bir bölüm zenci nüfusun zenginleşmesiyle birlikte- her ne kadar kahramanları ve tiplemeleri zenci olan bir dizi filmin yaratılması ile sonuçlandıysa da, bu filmlerin pek çoğunun, aynı janrdaki “beyaz” filmlerinin değerlerini olduğu gibi yansıtan içeriğinin değişmesi hala sağlanamadı. [1]” (ss. 142)

[1] Örneğin bkz. Clayton Riley, “Shaft Can Do Everything: I Can Do Nothing,” New York Times 121 (13 Ağustos 1972), bölüm 2: 9.

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

“Kitle kültürü”nün “sosyalist” ve “tutucu” olmak üzere iki eleştirisinin kritiği

“Popüler kültürün topluma etkisinin eleştirisi iki suçlama içeriyor. İlki, popüler kültürün toplumun bütünündeki beğeni düzeyini düşürdüğünü, dolayısıyla bir uygarlık olarak niteliğini bozduğunu ileri sürüyor. İkincisi de, kitle medyasının insanları “uyuşturabildiğini”, “atomize edebildiğini”, dolayısıyla kitle ikna tekniklerine duyarlı kıldığını, bunun da becerikli demagogların elinde demokrasiyi yürürlükten kaldırabileceğini savunuyor.

Çoğunlukla Yeni Sol ile bağdaştırılan, ama Sağ’da da seslendirilen ikinci suçlamanın daha geniş bir ifadesi de kitle kültürünün demokrasiye düşman olduğu. Herbert Marcuse’un görüşüyle, çağdaş teknolojinin topyekûn, tek elden denetleniyor oluşu yeni bir tür topluma yol açmıştır. Bu toplumdaki popüler kültür bir yandan insanları daha rahat, yaşamlarından gittikçe daha memnun kılarken, bir  yandan da aslında şeytani kötülükte olan, yoksulluğa göz yuman, masum köylülere emperyalistçe savaş açan, ancak etkisiz kaldıları sürece içerideki aykırı seslere izin veren bu toplumsal sisteme karşı çıkma özgürlüklerini insanların ellerinden almıştır [1]. Tutucu bir Fransız olan Jacques Ellul da çağdaş teknolojiyi baş hain olarak görüyor. Teknolojinin kitle toplumuna yol açtığını, eğer demokratikse, yurttaşların siyasete katılmaları gerektiğini söylüyor. Sıradan insanlar bir sürü öğreti ile vatandaşların doğru dürüst siyasete katılmaları için gerekli olan öbür bilgileri gereğince özümseyemedikleri için Ellul’un propaganda dediği, hem Devlet’in ve öbür güçlü kurumların kararlı propagandasını, hem de kitle kültürünün rastlantısal propagandasını içeren, biraz gerçek, biraz değer yargısı, biraz da takım ruhunu destekleyen deyişlerden oluşan bir karışıma gereksinimleri vardır. Kararlı propagandacılar, elbette, kendi çıkarlarını koruyan ve geliştiren bilgileri sağlamaya dünden razı oldukları için, Ellul, yurttaşların ne olduklarını anlamadan propagandacıların kurbanları oldukları, demokrasinin de böylece budandığı sonucuna varıyor [2].

Marcuse’cu çözümleme, popüler kültürün ya da medyanın nasıl işlediği konusuyla ilgilenmez. Bu, Marcuse’un kendi eşitlikçi demokrasi imgelemi çerçevesine oturttuğu bir tezdir ve bu demokrasi imgelemine ulaşmak için çaba harcamayan bütün kurumların -medya dahil- tanımları gereği antidemokratik oldukları ve bastırılmaları gerektiği önermesine dayanır. Bu bağlamda Marcuse, “saldırgan siyasetleri, silahlanmayı, şovenizmi, ayrımcılığı destekleyen … ya da kamu hizmetlerinin, sosyal sigortaların, toplumsal sağlık hizmetlerinin, vb. yaygınlaşmasına karşı çıkan grup ve akımlardan uzak durmak, onların anlatım özgürlüğüne hoşgörü göstermemek” gerektiği düşüncesindedir [3]. Maalesef Marcuse, demokratik ve antidemokratik “grup ve akımları” tanımlamak, dolayısıyla kimin özgürlüklerinin bastırılacağına, kimin görüşlerine izin verileceğine karar vermek hakkını kendine ayırmıştır.

Marcuse’a göre popüler kültür, yalnızca kullanıcılarına zararlı olduğu için değil, aynı zamanda var olan siyasi durumu kabul etmeleri amacıyla onları “uyuşturduğu” için de tehlikelidir. Böylece Marcuse, kitle kültürünün öteki eleştirmenlerinden de ileri giderek, popüler kültürden keyif almanın insanların var olan siyasi ve iktisadi düzeni yıkmasına da engel olduğunu ileri sürüyor. Hatta cinsel gelenek ve uygulamalarda şimdilerde görülen özgürleşmeye de, onlara kendi öngördüğü devrimci görevden akıllarını çeldiği gerekçesiyle karşı çıkıyor.

Öbür kitle kültürü eleştirmenlerinin aksine Marcuse siyasal baskı altında bulunanların, ezilenlerin yanında yer alıyor. Haklı olarak, şu anda etkin olan muhalefet, sivil özgürlükler, hoşgörü (ve kültür) biçimlerinin, var olan siyasal sistemi değiştiremeyecek denli kurumsallaşmış olduğuna dikkat çekiyor. Hatta, muhalefeti ve sivil özgürlükleri ortadan kaldırmadan yönetebildiği için, bu sistemin güçlü grupları daha da güçlendireceğini ileri sürüyor. Ancak, “ezilenler” tanımına, siyaset ve iş dünyasının seçkinleri dışında kalan hemen hemen herkesi katıyor ve ezilenlerin kendi kaderlerini (ve kültürlerini) kendilerinin belirlemesi hakkını savunuyor. Bu durumda Marcuse’un eleştirisini anlamanın en iyi yolu, onu kültüre yalnızca gelmekte olan devrimi hızlandırma rolü biçen, devrimci bir ifade olarak görmektir. Marcuse, kültürün -hem popüler, hem yüksek- insanları siyasi davranışlardan uzaklaştırdığı konusunda haklı olabilir – her ne kadar kültürün bu uzaklaştırma yetisi, sözgelimi ailenin etkisi ile karşılaştırıldığında, pek küçücük olsa da. Ancak Marcuse, var olan kültürün yerini devrimci kültür alacak olursa insanların devrimci olacağını varsaymakla yanılmaktadır. Nasıl kitle medyası insan davranış ve tutumlarını belirgin bir biçimde değişirmiyorsa, devrimci bir kültür de kullanıcılarını devrimciye dönüştürmez – hele hele o kültür, devrimci seçkinler tarafından dayatılıyorsa. Dahası, devrim sırasında bile, herkes devrime katılmaz; devrime katılanlar da havalarını değiştirmek için kültürün sağladığı oyalanmaya gereksinim duyarlar. Kaldı ki, Marcuse’un amaçlarını kabul etsek bile, popüler kültürün savaşa, yoksulluğa, ırkçılığa, şovenizme ve benzerlerine ne derece yol açtığını, toplumsal destek sağladığını belirlemedikçe, popüler kültür kaldırılır ya da değiştirilirse insanların bu kötülüklerden kurtulmaya istekli olup olmadıklarını anlamadıkça, popüler kültürü karşı-devrimci bir araç olarak görmemiz olanaksızdır.

Marcuse’un çözümlemesindeki kusur, devrimci olamayan hiçbir kültürü kabul etmek itememesinden kaynaklanırken, Ellul’un çözümlemesindeki yanlış, propaganda tanımını çok kapsamlı tutmasındandır. Ellul’un ileri sürdükleri doğru: İnsanlar haber medyasından gelen önemsiz ve çoğunlukla çelişkili bilgilerin yağmuruna tutuldukları zaman, kolaylıkla kafaları karışabilir; o zaman kendilerinden önceden var olan bilgilere en uygun olanını alıp kabul etme eğilimindedirler; böylece de, bu bilgiler çizgisinde olan propaganda ifadelerinin kurbanı olmaya mahkûmdurlar. Bununla birlikte, Ellul’un tezinin bütünü, iki nedenden dolayı inandırıcı olmaktan uzak. Birincisi, eğer popüler kültür propaganda ise, propaganda terimi anlamsızlaşıyor, Ellul’un tezi de, bütün kültürün demokratik olmayan sonuçları bulunduğuna, modern toplumun demokratik olamayacağına indirgeniyor. Modern toplumun demokratik olup olamayacağı, geniş ölçüde demokrasiyi nasıl tanımladığımıza bakar. Ellul’un karamsar yanıtı doğrudan doğruya demokrasi tanımından kaynaklanmaktadır, çünkü ona göre demokrasinin var olabilmesi için, hem propagandaya hem de toplumsal baskıya şerbetli olan bağımsız bireyler önce kendi görüşlerini, sonra da kamuoyunu oluşturabilmelidir. Ancak bu tanım, toplumsal olmayan bir insan kavramsallaştırmasına ve görüş oluşumuna dayanmaktadır. Halbuki, gerçek hayatta öyle Ellul’un istediği türden bağımsız insanlar yok. Ellul, bu tür insanların -dolayısıyla da demokrasinin- bir zamanlar var olduğunu ima ediyor, ama bunların varlığını tarihsel belgelerle kanıtlamadaki başarısızlığı, imalarını romantik bir nostaljiye dönüştürüyor. Diğer bir deyişle, Ellul demokrasi için erişilemeyecek kıstaslar koyuyor, sonra toplumun demokratik olmadığını saptıyor, bunun için de propagandayı ve kültürü suçluyor. Öteki kitle kültürü eleştirmenleri gibi Ellul da modern toplumda hiçbir olumlu özellik görmüyor, sıradan insanları tıpkı Pavlov’un köpekleri gibi propagandaya karşı koyamayan robotlar olarak algılıyor. Kitaplarının tümünde yer alan bu iki tez, Ellul’un daha özgün olan öteki fikirlerini de çarpıtıyor.

İkincisi, her ne kadar Ellul’un suçlaması tüm modern toplumları içeriyorsa da, propagandanın tehlikelerine ilişkin örneklerin çoğunu Nazi Almanyası’ndan, Sovyet Rusya’sından ve haber medyası üzerinde hatırı sayılır bir devlet denetimi bulunan Fransa’dan alıyor. Bu arada, medyanın çoğunlukla Devlet’le ters ilişkide bulunduğu ülkeler olan İngiltere’yi de Amerika Birleşik Devletleri’ni de yeteri kadar incelemiyor. Ellul’un geniş tanımıyla, onlar da propaganda yürütüyorlar, ancak hem niyet hem içerik bakımından Nazi ve Sovyet propagandasından çok farklı olan bu “propaganda” Devlet’e karşı konumda bir kamuoyunu oluşturabilecek bilgileri de izleyiciye sunuyor. Aslında Amerika’da gazetecilik tarihsel olarak kendini, siyasal günahları gün ışığına çıkartmak üzere kendi kendini grevlendirmiş bir teşhirci olarak görür; Watergate skandalında olduğu gibi, Devlet propagandasının kirli çamaşırlarını ortaya dökebilir ve Devlet erkini azaltabilir. Ellul, propaganda niyetiyle olsun olmasın, bütün kitle iletişiminin, şu veya bu amaca ya da değere yönelik, kesinlikle yan tutan anlatımlar içerdiğini söylerken haklı olabilir. Ama bu ne tanım bakımından demokratik olmadıkları anlamına gelir, ne de zorunlu olarak tek-erkçi sonuçlar doğuracağını gösterir.” (ss. 67-68, 71-74)

Dipnotlar:

[1] Herbert Marcuse, “Repressive Tolerance,” R. Wolff, B. Moore, Jr. ve H. Marcuse, A Critique of Pure Tolerance (Boston: Beacon Press, 1969), s. 95. Ayrıca bkz. aynı yazarın One Dimensional Man (Boston: Beacon Press, 1964).

[2] Jacques Ellul, Propaganda: The Formation of Men’s Attitudes (New York: Vintage, 1973), özellikle 3. bölüm. Ellul’un propaganda kitle kültürü kullanımını ele alması, yalnızca s. 110’da bir dip notta belirtilmiştir.

[3] Marcuse, “Repressive Tolerance,” s. 100.

Kitap:

Gans, Herbert J. (2007) Popüler Kültür ve Yüksek Kültür (çev: Emine Onaran İncirlioğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.